Sindirella Masalı Oku | Külkedisi’nin Kristal Rüyası
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, uzak diyarların birinde, yemyeşil ormanlarla çevrili, büyük mü büyük, eski mi eski bir konak varmış. Bu konakta Külkedisi adında, içi pırlanta gibi parlayan, yüzü ay kadar parlak, saçları ipek kadar yumuşak, güzel mi güzel bir genç kız yaşarmış. Anacığını küçük yaşta kaybetmiş, babacığı da gurbet yollarına düşmüş, bir daha geri gelmemiş. Külkedisi, zalim mi zalim bir üvey anne ile onun huysuz mu huysuz, kıskanç mı kıskanç iki kızıyla birlikte yaşamaya mecbur kalmış. Konağın her köşesi Külkedisi’nin titiz ellerinde ışıl ışıl parlar, bütün işler onun omuzlarına binermiş. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanır, gece yarılarına dek bir an bile dinlenmeden çalışırmış. Oysa üvey annesi ve kız kardeşleri, yataklarında miskin miskin gerinir, gün boyu Külkedisi’ne olmadık işler buyurur, ona bir lokma ekmeği bile çok görürlermiş. Külkedisi’nin en büyük dostları ise ocak başındaki küllere tüneyen kedisi Minnoş, tavan arasındaki serçeler ve bahçedeki minik farelermiş. Onlarla dertleşir, onlarla gülermiş. Yüreğindeki umut ateşi, bu zorlu hayata rağmen hiç sönmemiş, hep bir mucize beklemiş. Konağın bahçesi, dört bir yanı sık çitlerle çevrili, içinde kurumuş güllerin, solmuş yaseminlerin boynu bükük durduğu, unutulmuş bir cennet parçası gibiymiş. Külkedisi, her akşamüstü, yorgun argın, o bahçedeki tek başına ayakta kalmış bir elma ağacının altına oturur, gökyüzüne bakar, yıldızlara içini döker, bir gün bu hapishaneden kurtulmanın hayallerini kurarmış. Gözlerinden akan inci tanesi yaşlar, toprağa düşer, sanki ağacın solgun dallarına yeniden hayat verirmiş. Ne garip bir tecellidir ki, Külkedisi ne kadar ezilse, ne kadar hor görülse de, kalbindeki iyilik hiç tükenmez, yüzündeki gülümseme hiç eksik olmazmış. Bu durum, üvey anne ve kız kardeşlerinin içini kemirir, onları daha da kinlendirirmiş. Onlar pamuk yataklarda uyurken, Külkedisi soğuk zeminlerde, eski bir hasırın üzerinde yatarmış. Ama yine de, sabahları herkesten önce kalkar, kimseye gönül koymadan işine bakarmış. Ah, ne de zor bir yaşamış o Külkedisi’nin yaşamı, yediği önünde, yemediği arkasında değilmiş, bir kuru ekmekle, bir tas suyla yetinirmiş. Külkedisi’nin en büyük tesellisi, kendi kendine mırıldandığı şarkılar ve penceresinden görünen uçsuz bucaksız ormanlık alanlarmış. Oradaki ağaçların fısıltıları, rüzgarın uğultusu, ona uzak diyarlardan gelen masalları anlatır gibi gelirmiş. O da kendini o masalların kahramanı hayal eder, kısa bir anlığına da olsa gerçeklerden uzaklaşırmış. İşte böyle bir hayat içinde, her gün bir diğerinin kopyası gibi geçip giderken, bir gün ansızın saraydan bir haber gelmiş. Diyarın genç, yakışıklı ve adil prensi, sarayında üç gün üç gece sürecek, dillere destan bir balo düzenleyecekmiş. Bütün soylu ailelerin genç kızlarını bu baloya davet etmiş, kendine bir eş seçecekmiş. Bu haber, konağa bir fırtına gibi düşmüş. Üvey anne ve kız kardeşleri sevinçten havalara uçmuşlar. Hemen hazırlıklara başlamışlar. En güzel elbiseler, en göz alıcı mücevherler sipariş edilmiş, terziler eve kapanmış, dikiş nakış sesleri konağı sarmış. Külkedisi ise bir kenarda, sessiz sedasız onları izlemiş. İçten içe, yüreğinin en derin köşesinde, kendisinin de o baloya gitme hayali bir kor gibi yanmış. Ama biliyormuş ki bu sadece bir hayalmiş, gerçekleşmesi imkansızmış. Onun kaderi, bu konağın dört duvarı arasında, küllerin ve tozların içinde saklıymış. Üvey kız kardeşler, Dürdane ve Nergis, kılık kıyafet seçerken, her şeye burun kıvırır, Külkedisi’ne dönüp: “—Aman Külkedisi, ne işin var senin o baloda? Senin yerin, küllerin ve paspasın yanı! Bize hizmet et, elbiselerimizi ütüle, saçlarımızı tara, tırnaklarımızı cilala! Bizim baloda eğlenmemiz için sen burada canını dişine takacaksın!” demişler. Külkedisi, boynu bükük, gözlerinde saklı bir hüzünle, “—Peki efendilerim, ne isterseniz yaparım. Yeter ki siz mutlu olun,” diye mırıldanmış. Böylece üç gün boyunca, Külkedisi gecesini gündüzüne katmış, üvey annesiyle kız kardeşlerine hizmet etmiş. Onların en göz alıcı kıyafetlerini hazırlamış, ipekli kumaşları ütüleyip parlatmış, saçlarını en güzel şekillerde örmüş. Her biri, aynanın karşısında saatler geçirir, Külkedisi’ye bin bir çeşit emir yağdırırmış. Külkedisi, yorgunluktan bitap düşmüş ama yine de işini titizlikle yapmış. Çünkü her bir ipliğe, her bir dikişe, gizlice kendi hayallerini, umutlarını da katmış. Sanki o elbiseleri giyenler değil de kendisiymiş gibi, düşler alemine dalıp gitmiş. Ne var ki, baloya gitme zamanı geldiğinde, üvey annesi Külkedisi’ne dönüp, alaycı bir gülümsemeyle: “—Senin bu eski püskü elbiselerinle, kirlenmiş ellerinle baloya gitmeye yüzün var mı? Hem zaten sana o kadar çok iş bıraktım ki, bu gece bitiremezsin! Yarın sabaha kadar bütün evi pırıl pırıl et, bahçeyi çapala, odunları kır!” demiş. Külkedisi’nin umutları bir anda tuzla buz olmuş. Gözlerinden sicim gibi yaşlar akmış, soluğu kesilmiş. Koşarak bahçeye çıkmış, elma ağacının altına çökmüş, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış. Minik kalbi, kırık bir kuş gibi çırpınıyormuş. Tam da o sırada, bahçenin en karanlık köşesinden ışıl ışıl parlayan bir ışık belirmiş. Külkedisi şaşkınlıkla başını kaldırmış. Gözlerinin önünde, gümüş rengi saçları, ışık saçan gözleri ve elinde sihirli bir değnekle, zarif mi zarif, tatlı mı tatlı bir peri anne belirivermiş. Peri anne, şefkat dolu bir sesle: “—Ağlama güzel kızım, ne diye dökersin inci tanesi gözyaşlarını? Ben senin peri annenim. Yüreğindeki iyiliği, sabrını ve umudunu gördüm. Dile benden ne dilersen, bu gece baloya gideceksin!” demiş. Külkedisi gözlerine inanamamış. “—Ama nasıl olur? Benim ne elbisem var, ne arabam, ne de saraya gidecek halim,” diye kekelemiş. Peri anne gülümsemiş: “—Sen yeter ki iste, gerisi kolay! Şimdi bana bir bal kabağı, altı tane fare, bir tane kertenkele ve bir de horoz getir!” Külkedisi, peri annenin dediklerini şaşkınlıkla yerine getirmiş. Peri anne sihirli değneğini sallamış, bir yandan da tekerlemeler söylemeye başlamış: “Çiçekler açılsın, otlar yeşersin, sihirli değnek değsin, her şey gerçeğe dönsün!” Göz açıp kapayana kadar, bal kabağı altın işlemeli, pırıl pırıl bir fayton olmuş. Fareler, yeleleri rüzgarda uçuşan, güçlü mü güçlü altı ata dönüşmüş. Kertenkele, kırmızı üniformalı, kibar bir arabacı olmuş. Horoz ise faytonun tepesinde gururla öten bir uşak rolüne girmiş. Sıra Külkedisi’ne gelmiş. Peri anne değneğini bir kez daha sallamış: “Eski püskü gitsin, yeni püskü gelsin, Külkedisi prenses olsun, baloya gitsin!” Bir anda Külkedisi’nin üzerindeki paçavralar, ipekten, gümüş işlemeli, ışıl ışıl parlayan, masmavi bir elbiseye dönüşmüş. Ayaklarında ise camdan yapılmış, pırıl pırıl parlayan, minicik mi minicik, zarif mi zarif kristal ayakkabılar belirmiş. Külkedisi bu güzellik karşısında adeta dilini yutmuş, gözleri fal taşı gibi açılmış. Peri anne, son bir uyarıda bulunmuş: “—Sakın unutma güzel kızım, bu sihir sadece gece yarısına kadar sürecek. On ikiye vuran çan sesiyle birlikte her şey eski haline dönecek. Aman dikkat et, bir an bile gecikme!” Külkedisi sevinçle peri annesine sarılmış, yanaklarından öpmüş. Faytona binmiş, atlar şaha kalkmış ve saraya doğru tozu dumana katarak yola çıkmışlar. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, sonunda sarayın kapısına varmışlar. Fayton sarayın mermer avlusuna girdiğinde, oradaki herkesin gözü Külkedisi’ne çevrilmiş. O, zarif adımlarla faytondan inmiş, merdivenlerden yukarı çıkarken salonun ışıklarıyla birleşen kristal ayakkabıları pırıl pırıl parlamış. Herkes onun kim olduğunu merak etmiş, fısıltılar başlamış. Külkedisi’nin üvey annesi ve kız kardeşleri de balodaymış. Onlar da Külkedisi’ni tanımamışlar, onun güzelliği ve zarafeti karşısında şaşkınlıktan donup kalmışlar. Külkedisi, prensin bakışlarını üzerinde hissetmiş. Prens, salonun bir köşesinde, sıkılmış bir halde duruyormuş. Külkedisi’nin içeri girmesiyle birlikte gözleri ondan bir an bile ayrılmamış. Hemen Külkedisi’nin yanına gelmiş, nazikçe elini uzatmış: “—Bu geceki en güzel çiçeğin, benimle bir dans lütfeder misiniz?” demiş. Külkedisi’nin kalbi yerinden çıkacak gibi atmış. Yüzü hafifçe kızarmış. Ama prensin sıcak ve içten bakışları onu rahatlatmış. Elini prensin eline bırakmış ve dans etmeye başlamışlar. Bütün gece, prens sadece Külkedisi ile dans etmiş. Onun zarafetine, güzelliğine ve içten gülümsemesine hayran kalmış. Külkedisi de prensin kibarlığından, yakışıklılığından ve ne kadar iyi kalpli olduğundan çok etkilenmiş. Hayatında ilk defa bu kadar mutlu olduğunu hissetmiş. Dertlerini, tasalarını unutmuş, sanki bir rüyadaymış gibi hissetmiş. Prens, Külkedisi’ne dönerek, gözlerinin içine bakarak: “—Siz kimsiniz ey güzel peri? Daha önce hiç görmemiştim sizi bu diyarda. Adınız nedir, nereden gelirsiniz?” diye sormuş. Külkedisi tam cevap verecekken, birden saray saati on bire vurmaya başlamış. Külkedisi, peri annesinin uyarısını hatırlamış. Kalbi hızla çarpmaya başlamış, telaşa kapılmış. Prens’ten özür dilemiş: “—Affedin beni prensim, gitmem gerek! Hiç vakit kaybetmeden gitmeliyim!” demiş. Prens şaşkınlıkla: “—Nereye gidersiniz? Lütfen bana adınızı söyleyin, bir daha ne zaman görüşebiliriz?” diye sormuş. Külkedisi cevap vermeden, prensin elini bırakmış ve merdivenlerden aşağıya koşmaya başlamış. Prens, onun arkasından koşmuş ama Külkedisi’nin adımları o kadar hızlıymış ki, yetişememiş. Tam merdivenlerin son basamağında, Külkedisi’nin ayağından bir kristal ayakkabı fırlamış ve mermer zeminde kalmış. Külkedisi durup arkasına bakmaya cesaret edemeden, hızlıca faytona atlamış ve gözden kaybolmuş. Gece yarısı çanı çalmaya başladığında, fayton bir anda bal kabağına, atlar farelere, arabacı kertenkeleye, uşak horoza dönüşmüş. Külkedisi’nin üzerindeki o güzelim mavi elbise de eski püskü paçavralarına geri dönmüş. Külkedisi, ağlamaklı bir halde, koşarak eve varmış. Üvey annesi ve kız kardeşleri balodan yeni dönmüş, Külkedisi’nin gizli ziyaretinden haberleri yokmuş. Külkedisi, odasına kapanmış, kristal ayakkabısının tekini eline almış, o güzel rüyayı bir an bile unutmak istememiş. Bu arada prens, elinde kalan o minicik, pırıl pırıl parlayan kristal ayakkabıyla kalakalmış. Külkedisi’nin aniden yok oluşu onu çok üzmüş ama bir yandan da bu gizemli kıza karşı büyük bir aşk duymuş. Vezirini çağırmış ve ona dönerek kararlı bir sesle: “—Bu ayakkabının sahibini bulacaksın! Diyarın her köşesini karış karış arayacaksın. Bu ayakkabı kimin ayağına uyarsa, o benim eşim olacak!” demiş. Vezir, prensin emri üzerine, elinde kristal ayakkabıyla birlikte diyar diyar dolaşmaya başlamış. Köy köy, kasaba kasaba, konak konak gezmiş. Bütün genç kızlar ayakkabıyı denemişler ama hiçbiri uymamış. Kimi ayağını sıkmış, kimi küçük gelmiş, kimi de topuklarını kesmiş. Üvey anne ve kız kardeşlerinin konağına da gelmişler. Dürdane ve Nergis, kendilerini beğenmiş tavırlarla ayakkabıyı denemişler. Dürdane’nin ayağı o kadar büyükmüş ki, ayakkabıya sığmamış bile. Nergis ise ayağını zorla sokmaya çalışmış, topuklarını kesmiş ama yine de uymamış. Vezir, umutsuzluğa kapılmışken, birden Külkedisi’nin yan tarafta, ocak başında oturduğunu görmüş. Külkedisi, eski püskü elbisesiyle, utangaç bir şekilde kenarda duruyormuş. Vezir sormuş: “—Ey güzel kız, sen de denemek ister misin bu ayakkabıyı?” Üvey anne ve kız kardeşleri alaycı bir şekilde gülmüşler: “—Onun ne işi var o ayakkabıyla? O bir hizmetçi, zaten onun ayakları da kirlidir!” demişler. Ama vezir, prensin emrini hatırlamış: “—Fark etmez! Prens bütün genç kızların denemesini emretti!” Külkedisi çekine çekine ayakkabıyı almış. Ve ne mucize! Ayakkabı tam da onun ayağına, bir eldiven gibi oturmuş. Tam o anda, Külkedisi’nin eski püskü elbisesi, peri annesinin verdiği o masmavi, gümüş işlemeli elbiseye dönüşüvermiş. Külkedisi’nin parmakları arasından çıkardığı diğer kristal ayakkabıyı da gören vezir, şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş. Hemen Külkedisi’ni alıp saraya götürmüş. Prens, Külkedisi’ni görünce, gözlerine inanamamış. Onun o geceki gizemli prenses olduğunu anlamış. Külkedisi’nin güzelliği, zarafeti ve içten gülümsemesi prensi bir kez daha büyülemiş. İkisi birbirlerine sarılmışlar, sanki hiç ayrılmamışlar gibi. Balo salonunda, büyük bir kalabalığın önünde Külkedisi’ne evlenme teklif etmiş. Külkedisi, sevinçten gözleri dolarak prensin teklifini kabul etmiş. Kısa süre sonra, dillere destan bir düğünle evlenmişler. Külkedisi, artık Külkedisi değil, diyarın en sevgili prensesi olmuş. Adaletle, şefkatle ve iyilikle dolu bir hayat sürmüşler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş; biri Külkedisi ile prense, biri masalı anlatanlara, biri de bu masaldan ders çıkaranların başına düşsün. Mutlulukları bir ömür boyu sürmüş, dünya onlara hep bahar olmuş. Ne eziyet görmüşler ne de acı çekmişler, hep iyilikle anılmışlar. Ah, ne de güzel bir sonmuş bu, tüm o zorluklara rağmen iyiliğin ve sabrın zaferiymiş. Bu masal da burada bitmiş. Nice masallara, nice güzel hikayelere.