İçeriğe atla
⏱️ Kısa Masallar

Koca Yürekli Motorcunun Gizemli Bağışları

7 dk okuma 26 Temmuz 2026 Masal Prensesi 🎂 7 Yaş 👁 17 okuma
Koca Yürekli Motorcunun Gizemli Bağışları

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, uzak diyarlarda, yemyeşil tepelerin arasına kurulmuş şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyün adı Kekik Köyü’ymüş. Kekik Köyü, adı gibi bereketli toprakları, mis gibi kokan kekik tarlalarıyla ünlüymüş. Köyün ortasında, zamanın yıpratıcı izlerini taşıyan eski mi eski bir taş kilise ile minik bir okul binası bulunuyormuş. Kilisenin çatı kiremitleri dökülmüş, duvarları yosun tutmuş, rengârenk camları solmuş, dersliklerin tahtaları çatlamış, kitapları yıpranmışmış. Köylüler, gönülleri bol olsa da cepleri daracıkmış. Kilisenin ve okulun tamiratı için ellerinden geleni yapsalar da, bir türlü yeterli parayı toparlayamamışlar. Her geçen gün, hem kilisenin hem de okulun durumu biraz daha kötüye gidiyormuş. Çocukların ders araç gereçleri eskiymiş, kışın soğuktan tir tir titrerlermiş çünkü pencereler bile doğru dürüst kapanmazmış. Yaşlılar, kilisenin soğuk ve loş ortamında dua ederken içleri burkulurmuş. Ne çare, derman bulamamışlar. Günlerden bir gün, köyün uzağındaki yoldan bir motosiklet sesi duyulmuş. Köylüler şaşkın şaşkın bakakalmışlar. Çünkü köy yolundan pek öyle motosikletli geçen olmazmış.

Kara mı kara, parlak mı parlak bir motosiklet, köyün tozlu yolunda yavaşça ilerlemiş. Üzerinde siyah deri kıyafetler giymiş, kaskıyla yüzü görünmeyen gizemli bir adam, kilisenin önünde durmuş. Motorundan inmiş, şöyle bir etrafına bakmış, sonra sessizce kiliseye girmiş. Bir süre sonra aynı sessizlikle çıkmış, motosikletine binip tozu dumana katarak gözden kaybolmuş. Köylüler, bu duruma bir anlam verememişler. “Kim ola ki bu yabancı?” diye fısıldaşmışlar. Ertesi sabah, kilisenin yaşlı papazı Peder Simon, kiliseyi açtığında sunağın üzerinde pırıl pırıl parlayan bir şey görmüş. Eğilip bakmış ki ne görsün! Üç adet altın sikke! Hem de öyle sıradan paralar değil, eski zamanlardan kalma, işçiliği harikulade sikkeler. Peder Simon, gözlerine inanamamış. Hemen köylülere haber vermiş.

Köylüler gelmiş, sikkeleri hayranlıkla incelemişler. “Kim bırakmış ola ki?” diye birbirlerine sormuşlar. Ama kimse bilmemiş. Bir hafta sonra, aynı motosikletli adam yine gelmiş. Bu sefer okulun kapısına yaklaşmış, kapıyı aralamış, içeriye bir şeyler bırakmış ve yine hızla uzaklaşmış. Okulun öğretmeni Ayşe Hanım, sınıfa girdiğinde masanın üzerinde küçük bir kesecik bulmuş. Keseciği açmış ki ne görsün! İçinde beş adet daha altın sikke! Köylüler bu işe iyice şaşırmış kalmışlar. Gizemli motosikletli, köyün sessiz kahramanı oluvermiş. Aylar geçmiş, mevsimler değişmiş, Kekik Köyü’ne her ay bir veya iki kez bu motosikletli adam uğramış. Her gelişinde kiliseye ya da okula gizlice altın sikkeler bırakıp gitmiş. Bazen sunağın köşesine, bazen bağış kutusunun içine, bazen de sınıfın pencere kenarına usulca bırakırmış bu değerli paraları. Kimse onu yakalayamamış, kimse yüzünü görememiş. Sanki bir rüzgâr gibi gelir, bir buğu gibi kaybolurmuş. Köylüler, bu gizemli hayırseverin adını “Altın Yürekli Bilge” koymuşlar. Toplanan altın sikkeler birikmiş, dağ gibi olmuş. Peder Simon ile Ayşe Hanım, sikkeleri sandıklarda saklamışlar. Zaman geçtikçe altın fiyatları artmış, sikkelerin değeri katlanarak çoğalmış. Bir gün köylüler toplanmış, “Bu kadar altınla köyümüzü baştan başa yenileriz!” demişler. İlk iş olarak kilisenin çatısını onarmışlar. Eski, dökülmüş kiremitlerin yerine yenilerini koymuşlar. Çatının tamiri bitince, kilisenin o eskimiş, rengi atmış vitray camlarını restore ettirmişler. Güneş ışığı, rengârenk camlardan süzülerek kilisenin içine dolmuş, loş hava yerini pırıl pırıl bir aydınlığa bırakmış. Kilise o kadar güzel olmuş ki, gelen giden hayran kalmış. Peder Simon’un gözleri dolarak “Allah razı olsun bu Altın Yürekli Bilge’den!” diye dua etmiş. Okul da unutulmamış elbette. Ayşe Öğretmen, altınların bir kısmıyla okula yeni sıralar, pırıl pırıl bir tahta ve rengârenk kitaplar almış. Çocuklar, eski, yıpranmış dersliklerinden kurtulmuşlar. Kışın pencerelerden esen rüzgârlar kesilmiş, soba gürül gürül yanmaya başlamış. Çocukların yüzleri gülmüş, gözleri parlamış. Derslerine daha bir şevkle sarılmışlar. Köylüler, bu Altın Yürekli Bilge’ye olan minnetlerini nasıl göstereceklerini düşünmüşler durmuşlar. Köyün gençleri, motosikletli adamı yakalamak için nöbetler tutmuşlar. Çalıların ardına saklanmışlar, yollara pusu kurmuşlar. Ama ne fayda! O, yine bir gölge gibi gelmiş, bir rüya gibi kaybolmuş. Köyün girişine “Altın Yürekli Bilge’mize sonsuz teşekkürler!” yazılı büyük bir pankart asmışlar. Ama Bilge, bu teşekkürleri görmüş mü görmemiş mi, kimse bilmemiş. Belki de görmüş, içinden bir gülümseme geçmiş, kim bilir? Köyün çocukları bile onu merak etmişler. “Acaba Altın Yürekli Bilge kimdir? Neden yüzünü göstermez?” diye konuşup durmuşlar. Bir gün, köyün en yaşlılarından olan nine, “Evlatlarım,” demiş, “gerçek iyilik, karşılık beklemeden yapılan iyiliktir. O Bilge, belki de isminin duyulmasını, övülmesini istemiyordur. Onun için en büyük ödül, bizim köyümüzün yeniden canlandığını, çocukların yüzünün güldüğünü görmektir.” Köylüler, yaşlı ninenin sözlerinde derin bir anlam bulmuşlar. Onu aramak yerine, yaptıkları iyiliklerle, köyü daha da güzelleştirerek ona en büyük teşekkürü edeceklerine karar vermişler. Ve öyle de yapmışlar. Altın Yürekli Bilge, Kekik Köyü’nü uzaktan izlemiş mi, bilmiyoruz. Ama köy, onun sayesinde yeniden hayat bulmuş, ışıl ışıl parlamış. Köylüler, her zaman olduğu gibi çalışıp çabalamışlar, ancak artık içlerinde bir umut ışığı, bir minnet duygusu taşıyarak yaşamışlar. O gizemli motosikletli bir daha hiç görünmemiş ama onun bıraktığı izler, Kekik Köyü’nün her köşesinde, her gülümseyen yüzde yaşamaya devam etmiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş; biri Altın Yürekli Bilge’nin başına, biri Kekik Köyü’nün azimli insanlarının başına, biri de bu masalı dinleyenlerin başına.