Yaramaz Kedi Pamuk’un Yaramazlığı ve Dostlarının Fedakarlığı
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, uzak diyarların en şirin köylerinden birinde, yemyeşil bahçelerle çevrili, pencereleri çiçek açan sardunyalarla süslü sımsıcak bir evde, Pamuk adında bembeyaz, pamuk gibi tüylere sahip, gözleri yemyeşil, pırıl pırıl bir kedi yaşarmış. Pamuk, ev sahibi Zehra Teyze’nin biricik gözbebeği, evin neşe kaynağıymış. Zehra Teyze, her sabah erkenden kalkar, Pamuk’un mamasını verir, onu okşar, sever, sonra da köy işleri için evden ayrılırmış. Pamuk, Zehra Teyze’yi çok severmiş, onun kucağında uyumayı, onun şefkatli elleriyle okşanmayı dünyalara değişmezmiş.
Ama gel gör ki, Pamuk’un içinde bastıramadığı, kuyruğunun ucundan patilerine kadar yayılan bir yaramazlık ateşi varmış. Zehra Teyze evde yokken, bu yaramazlık ateşi bir anda harlanır, Pamuk’u evin içinde adeta bir rüzgar gibi koştururmuş. Oradan oraya atlar, perdelerle oynar, yün yumağını tozu dumana katarak salonda turlarmış. Zehra Teyze’nin evi her zaman pırıl pırılmış, her şey yerli yerindeymiş. Özellikle de salonun ortasında duran, renk renk işlemeleriyle göz kamaştıran, eski mi eski, değerli mi değerli, büyükanneden kalma porselen vazo, evin en kıymetli parçasıymış. Zehra Teyze bu vazoya gözü gibi bakar, Pamuk’u her zaman vazodan uzak durması için nazikçe uyarırmış. Pamuk da bu uyarıları dinlermiş dinlemesine ama o vazonun etrafındaki gizemli çekim gücüne bir türlü karşı koyamazmış. İçinden hep, ‘Acaba o vazonun içinde neler var?’ diye geçirirmiş. Gözleri parlar, kuyruğu hafifçe titrermiş.
Zehra Teyze’nin evden ayrıldığı o gün de Pamuk, kapı kapanır kapanmaz pencereye fırlamış, Zehra Teyze’nin gidişini izlemiş. Onun küçük silüeti köy yolunda kaybolunca, Pamuk’un kalbi küt küt atmaya başlamış. İçindeki yaramazlık fırtınası çoktan kopmuş, onu ele geçirmiş. Önce usulca koltuğun üzerine zıplamış, oradan kitaplığa atlamış. Kitapların arasında bir süre saklambaç oynamış kendi kendine. Sonra gözü yine o vazoya takılmış. Vazo, güneşin ışıklarıyla pırıl pırıl parlıyor, üzerindeki motifler Pamuk’a sanki göz kırpıyormuş. ‘Bir kez olsun yaklaşsam ne olur ki?’ diye düşünmüş Pamuk. Zehra Teyze zaten yokmuş, kim görecekmiş ki? Yaramazlık damarı yine tutmuş. Bir nefeste yere inmiş, sonra da bir yay gibi gerilerek vazonun durduğu sehpanın üzerine sıçramış. Ancak bu kez hesabı şaşmış, minik patileri sehpanın kenarına değil, tam da vazonun ortasına gelmiş. Tıpkı bir kâbus gibi, yavaş çekimde vazo titremeye başlamış. Pamuk’un gözleri faltaşı gibi açılmış, neye uğradığını şaşırmış kalmış.
Vazo, gözlerinin önünde sehpadan aşağıya doğru yuvarlanmaya başlamış. ‘Hayır!’ diye içinden bağırmış, ama sesi çıkmamış. Gürültülü bir ‘ÇAT!’ sesiyle vazo, binlerce parçaya ayrılarak yere saçılmış. Minik porselen parçacıkları halının üzerine dağılmış, sanki Pamuk’un kalbi de o vazo gibi paramparça olmuş. O anki şokla irkilmiş, korkudan tüyleri diken diken olmuş. Ne yapacağını bilemez halde sağa sola koşuşturmaya başlamış. Kuyruğu bacaklarının arasına sıkışmış, gözleri yaşarmış. Bu koca karmaşa yetmezmiş gibi, panik içinde masanın üzerindeki örtüyü de çekmiş, üzerindeki meyveler, dergiler yerlere saçılmış. Kitapları devirmiş, yün yumağını tekrar açmış, iplikler evin her yerine yayılmış. Zehra Teyze’nin özenle katladığı örtüler, çarşaflar da dağılmış. Ev adeta bir savaş alanına dönmüş. Pamuk, ortalıkta bir o yana bir bu yana koşturmuş, gözleri dolmuş, çaresizce miyavlamış. ‘Eyvah! Zehra Teyze gelince ne yapacağım ben şimdi? Beni artık sevmez mi acaba?’ diye düşünmüş, içini derin bir pişmanlık kemirmiş. Karnına adeta zil çalmış, yüreği ağzına gelmiş. Tam o sırada, aklına ormandaki kadim dostları gelmiş. Kurnazlığıyla nam salmış Tilki Kurnaz Bey, gücü ve azmiyle tanınan Ulu Kurt ve her şeyi bilen, bilge sözlü Bilge Baykuş. Pamuk, pencerenin önüne gitmiş ve ormana doğru, kimsenin duyamayacağı ama dostlarının anlayacağı özel bir miyavlama göndermiş. Bu, sadece acil durumlarda kullandığı, ince ve hüzünlü bir çağrıymış. Ormanın derinliklerinde, dalların arasında uyuklamakta olan Bilge Baykuş, Pamuk’un bu hüzünlü sesini duymuş ve hemen gözlerini açmış. ‘Bu Pamuk’un sesi! Bir dert olmalı!’ diye kendi kendine mırıldanmış. Hemen kanatlarını çırpmış ve gökyüzüne doğru yükselmiş. Aynı anda, dere kenarında balık avlamaya çalışan Tilki Kurnaz Bey de Pamuk’un sesini duymuş. Kulaklarını dikmiş, ‘Bir işler karışmış olmalı!’ diye düşünmüş. Tilki Kurnaz Bey, zekâsıyla ünlüymüş, her zaman bir B planı, hatta C planı olurmuş. Hemen patileri üzerine kalkmış ve Zehra Teyze’nin evine doğru koşmaya başlamış. Ormanın içinden, ağaçların arasından geçip giderken, karşısına Ulu Kurt çıkmış. Ulu Kurt, o sabah avını bitirmiş, karnını doyurmuş, ormanın derinliklerinde biraz dinlenmek için kendine bir yer aramaktaymış. ‘Ulu Kurt dostum! Pamuk’un sesini duymadın mı? Bir felaket yaşanmış olmalı!’ demiş Tilki Kurnaz Bey soluk soluğa. Ulu Kurt da kulaklarını dikmiş, Pamuk’un o ince miyavlamasını şimdi daha net duymuş. ‘Hemen gidelim!’ demiş, sesinde endişe varmış. Üç dost, adeta bir araya gelmiş bir fırtına gibi, Zehra Teyze’nin evine doğru yol almışlar. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, çamurlu yollardan geçmişler, dikenli çalılıkları aşmışlar, en sonunda Zehra Teyze’nin evine varmışlar. Pencereden içeri baktıklarında gözlerine inanamamışlar. Ev, adeta bir deprem geçirmiş gibiymiş. Yerde paramparça olmuş vazo parçaları, devrilmiş koltuklar, dağılmış kitaplar, ipliğe dönmüş yün yumağı… ‘Vay canına!’ diye fısıldamış Tilki Kurnaz Bey. ‘Pamuk, bu ne hal?’ Bilge Baykuş pencerenin pervazına konmuş, içeriyi dikkatle süzmüş. Ulu Kurt ise kapıyı usulca açmış ve içeri girmiş. Pamuk, bir köşeye sinmiş, gözleri şişmiş, dostlarını görünce sevinç ve utanç karışımı bir hisle onlara doğru koşmuş. Miyavlayarak her şeyi anlatmaya çalışmış. ‘Biliyoruz, biliyoruz,’ demiş Bilge Baykuş bilgece. ‘Ama şimdi ağlama zamanı değil, toparlanma zamanı. Zehra Teyze’nin gelmesine çok az kaldı!’ Üç dost hemen işe koyulmuşlar. Bilge Baykuş, yüksekten her şeyi görebildiği için bir komutan gibi görev dağılımı yapmış. ‘Tilki Kurnaz Bey, sen çeviksin! Küçük parçaları ve dağılan eşyaları topla. Özellikle vazonun parçalarını dikkatlice bir yere ayır,’ demiş. Tilki Kurnaz Bey, ince patileriyle halının üzerindeki vazo parçalarını birer birer toplamış, bir beze sararak dikkatlice bir köşeye koymuş. Sonra da o kurnaz burnuyla ve kuyruğuyla tozları süpürmüş, küçük eşyaları yerli yerine koymuş. O kadar hızlı ve pratikmiş ki, adeta bir peri gibiymiş. ‘Ulu Kurt, senin gücüne ihtiyacımız var! Devrilen koltukları kaldır, masayı düzelt, ağır eşyaları yerine yerleştir,’ demiş Baykuş. Ulu Kurt, kocaman ama bir o kadar da nazik patileriyle devrilmiş koltukları kaldırmış, masayı itmiş, her şeyi eski haline getirmiş. Güçlü sırtıyla örtüleri bile silkelemiş, kırışıklıklarını gidermeye çalışmış. Kaslı kolları ter içinde kalmış ama gözlerinde azim varmış. ‘Pamuk, sen de boş durma! Etrafı sil, yerdeki iplikleri topla, dökülenleri temizle. Hızlı olmalıyız!’ demiş Bilge Baykuş. Pamuk, utancından kızarmış yanaklarıyla hemen işe koyulmuş. Minik diliyle dökülen süt damlalarını temizlemiş, patileriyle iplikleri bir araya toplamış, Zehra Teyze’nin kullandığı küçük bezle yerleri silmeye başlamış. Can hıraş çalışmış, sanki yaptığı hatayı telafi etmeye çalışırcasına. Bilge Baykuş ise o keskin gözleriyle her köşeyi kontrol etmiş. ‘Şurada bir toz kalmış, şurada bir iplik parçası var!’ diye talimatlar vermiş. Zamanla yarışıyorlarmış adeta. Bir yandan fısıltıyla konuşuyorlar, bir yandan da ter içinde çalışıyorlarmış. Vazo parçaları konusunda biraz duraksamışlar. ‘Bu vazo tamir edilemez,’ demiş Bilge Baykuş hüzünle. ‘Ama şimdilik görmemesi için saklamalıyız.’ Tilki Kurnaz Bey, vazonun parçalarını Zehra Teyze’nin eski bir battaniyesine sarıp, yatağın altına özenle saklamış. Son bir kez etrafa bakmışlar. Ev, sanki hiçbir şey olmamış gibi pırıl pırıl olmuş. Her şey yerli yerindeymiş. Tam o sırada, uzaktan Zehra Teyze’nin ayak sesleri duyulmuş. Üç dost, telaşla pencereden dışarı atlamışlar ve bahçedeki çalılıklara saklanmışlar. Zehra Teyze kapıyı açıp içeri girmiş. Yorgun argın adımlarla salona gelmiş. Gözleri etrafta gezinmiş. Her şeyin yerli yerinde olduğunu görmüş, yüzünde hafif bir gülümseme belirmiş. ‘Aferin benim Pamuk’uma, uslu durmuş,’ diye mırıldanmış. Pamuk, Zehra Teyze’nin ayaklarına sürtünmüş, içindeki suçluluk duygusuyla mırıl mırıl sesler çıkarmış. Zehra Teyze onu kucağına almış, okşamış. Pamuk, o an hem çok mutluymuş, hem de dostlarının yardımı olmasaydı başına neler geleceğini düşünerek iç çekmiş. Günler sonra Pamuk, vazonun kırıldığını Zehra Teyze’ye anlatmış. Zehra Teyze önce çok üzülmüş ama Pamuk’un dürüstlüğünü ve yaşadığı pişmanlığı görünce onu affetmiş. Birlikte vazonun parçalarını bir kutuya koymuşlar, anı olarak saklamışlar. Pamuk, o günden sonra bir daha asla yaramazlık yapmamış, söz dinleyen, uslu bir kedi olmuş. Dostlarının yardımı sayesinde hem büyük bir dertten kurtulmuş hem de yaramazlığın sonuçlarını acı bir şekilde öğrenmiş. O günden sonra kimseye zarar vermeden, kimseden habersiz iş çevirmeden yaşamış. Böylece hem kendisi huzurlu olmuş hem de dostluk bağları daha da güçlenmiş.
Gökten üç elma düşmüş; biri anlatanın başına, biri dinleyenin başına, biri de dostlukların kıymetini bilenin başına düşmüş.