İçeriğe atla
🧸 Çocuk Hikayeleri

Akıllı Tarçın ve Çizmeli Kedi Masalı

13 dk okuma 22 Temmuz 2026 Masal Prensesi 🎂 7 Yaş 👁 46 okuma
Akıllı Tarçın ve Çizmeli Kedi Masalı

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken; uzak mı uzak, küçücük bir köyde, Kerem adında, içi pırlanta gibi parlayan, iyi kalpli mi iyi kalpli ama yoksul mu yoksul bir genç yaşarmış. Kerem’in babasından ona kalan, gözlerinden zekâ fışkıran, kıvrak mı kıvrak bir sarman kediymiş. Adı da Tarçın’mış. Kerem, babasının vefatından sonra iyice umutsuzluğa kapılmış, evlerinin küçük penceresinden dışarıya bakıp derin bir iç çekmiş. “Ah Tarçın, ah!” demiş kendi kendine, “Şu koca dünyada bir başımıza kaldık. Ne yaparım ben şimdi? Karnımızı doyuracak bir lokma ekmek bile zor bulur olduk. Bu kediyle ne yapacağım ben?” diye kara kara düşünmüş, gözleri dolu dolu olmuş. Tarçın, efendisinin bu halini görmüş de içten içe bir plan kurmuş. Kerem’in yanına sokulmuş, kuyruğunu şefkatle sallamış. Tam Kerem’in dizine patisini atmış ki, birden insan gibi konuşmaya başlamış:

“Hiç üzülme efendim, hiç! Sakın ola ki umudunu yitirme! Benim aklım erer, benim kurnazlığım yeter. Yeter ki sen bana kulak ver, dediklerimi yap. Bana kırmızı mı kırmızı, parlak mı parlak bir çift çizme ile içinde bir şeyler taşıyabileceğim büyükçe bir çuval alıver. Gerisini de bana bırak! Bak gör, senin tüm dertlerini derman ederim, seni rahata kavuştururum,” demiş Tarçın, gözlerini pırıl pırıl Kerem’e dikmiş. Kerem, bu beklenmedik konuşma karşısında donup kalmış, şaşkınlıktan dili damağına yapışmış. Kulağına inanamamış, bir rüya mı görüyorum diye kendi kendini çimdiklemiş. Ama Tarçın’ın sözlerindeki o kararlılık, o güven, Kerem’e bir parça da olsa umut serpmiş. Cebindeki son birkaç meteliği saymış, içini bir endişe kaplamış. “Ya bu da işe yaramazsa, ya son param da boşa giderse?” diye düşünmüş. Ama Tarçın’ın o zekice bakan gözleri ona “Güven bana!” der gibiymiş. Çaresizlikten, belki de küçük bir mucize umuduyla, son parasıyla pazara gitmiş. Bir çift küçücük, derisi parlak, kan kırmızı çizmeler ile sağlam bir çuval alıp Tarçın’a getirmiş. Tarçın, çizmeleri görür görmez sevinçle zıplamış, pırıl pırıl gözlerle efendisine bakmış. Minik pençelerine çizmelerini geçirmiş, çuvalı da omzuna atıp şöyle bir salınmış. Ne de yakışmış o kırmızı çizmeler Tarçın’a! Havalı mı havalı, mağrur mu mağrur adımlarla köyden ayrılıp doğruca ormanın yolunu tutmuş.

Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Bir de bakmış ki yemyeşil, ağaçları göğe değen, kuş sesleriyle yankılanan koca bir ormana varmış. Tarçın, kurnazca ormanda gezinmiş, avcılık yeteneğini konuşturmuş. Önce etrafa güzelce bir göz gezdirmiş. Ardından usta bir avcı gibi pusular kurmuş, sessizce beklemiş. Bir yaban tavşanını ustalıkla yakalamış, sonra dallarda öten semiz mi semiz keklikleri de gözüne kestirmiş, onları da çuvalına atmış. Yemyeşil otların arasından topladığı pırıl pırıl, taptaze orman meyvelerini de eklemiş. Çuvalı dolunca, sırtına vurup yorulmak bilmeden yürümüş, yürümüş. Hedefi koca saraymış. Sarayın kapısına geldiğinde, nöbetçiler onu önce içeri almak istememiş. “Hey küçük kedi, nereye böyle? Saray kapısı bu, oyun bahçesi değil!” diye çıkışmışlar. Tarçın ise hiç oralı olmamış, kendinden emin bir şekilde konuşmuş: “Benim adım Tarçın. Efendim Karabaş Kontu’ndan Yüce Kral’a hediyeler getirdim. Kontumuz, Kralımızın cömertliğini ve adaletini çok takdir ederler. Bu mütevazı hediyeleri, saygılarının bir nişanesi olarak kabul etmelerini arz ederler,” demiş. Nöbetçiler, bu küçücük kedinin böylesine düzgün ve saygılı konuşmasına şaşırmış, birbirlerine bakmışlar. Böyle zeki bir kedinin boş konuşmayacağını düşünmüşler ve onu içeri almışlar. Tarçın, doğruca Kral’ın huzuruna çıkmış, kibarca eğilmiş. Çuvalını Kral’ın önüne boşaltmış. Kral, bu taptaze av etlerini ve meyveleri görünce çok sevinmiş, Tarçın’ın zekâsına ve efendisinin cömertliğine hayran kalmış. “Aferin sana küçük kedi! Efendin Karabaş Kontu’na benden selam söyle ve bu hediyeler için teşekkürlerimi ilet. Kendisi nasıl bir beyefendidir, merak ettim doğrusu,” demiş Kral, gür sesiyle. Tarçın, her defasında aynı saygıyla selam vermiş, aynı sözleri söylemiş. Günler geçtikçe Tarçın, ormandan yakaladığı en güzel avları, en taze meyveleri Kral’a taşımaya devam etmiş. Her gidişinde, “Efendim Karabaş Kontu’ndan,” diyerek hediyeleri sunmuş. Kral’ın Karabaş Kontu’na olan merakı günden güne artmış, onu mutlaka görmek istemiş.

Bir gün Tarçın, saraydaki dedikodulardan Kral ve güzeller güzeli Prenses’in, at arabalarıyla göl kenarından geçeceğini öğrenmiş. Bu haberi duyar duymaz hemen Kerem’in yanına koşmuş. “Efendim!” demiş, soluk soluğa, “Şimdi hemen göle gitmeli ve en derin yerine kadar girmelisin! Kral’ın arabası az sonra oradan geçecek. Sakın bana itiraz etme, sadece dediklerimi yap!” Kerem, Tarçın’a güvenmekle birlikte, biraz çekingenmiş. “Ama Tarçın, ne yapacağım ben orada? Üstelik yüzme bilmem ki pek,” diye kekelemiş. Tarçın ise kararlılıkla, “Sen sadece suya gir, sonrası bende! Güven bana!” demiş. Kerem, Tarçın’ın sözünden çıkamamış, yavaş adımlarla gölün serin sularına girmiş, beline kadar batmış. Tam o sırada Kral’ın gösterişli arabası yaklaşmaya başlamış, tekerleklerinden tozlar savrularak geliyormuş. Tarçın, hızla yola fırlamış, kırmızı çizmeleriyle tozu dumana katmış. Avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamış: “İmdat! Yetişin! Yardım edin! Efendim Karabaş Kontu gölde boğuluyor! Can kurtaran yok mu? Hem de hırsızlar onun değerli elbiselerini çaldı! Ne kadar da vicdansızlar!” Kral, bu feryatları duyunca arabasını durdurmuş. Camdan dışarıya bakmış, Tarçın’ı tanımış. “Aman Allah’ım! Bu benim Akıllı Kedi Tarçın! Kont Karabaş mı boğuluyor?” diye hayretle bağırmış. Güzeller güzeli Prenses de pencereden uzanmış, endişeyle göle bakmış. Kral, hemen muhafızlarına emir vermiş, “Çabuk olun! O asil beyefendiyi sudan çıkarın! Soğukta kalmasın!” demiş. Muhafızlar Kerem’i titreyen haliyle sudan çıkartmışlar. Kerem, üşümüş, tir tir titriyormuş, bir yandan da bu oyunun nereye varacağını merak ediyormuş. Kral, Tarçın’a dönmüş: “Nerede bu hırsızlar? Kontumuzun kıyafetleri nerede?” Tarçın ise masum bir ifadeyle: “Ah Yüce Kralım, hırsızlar şimşek gibi hızla kaçtılar, elbiseleri de alıp gittiler. Kontumuz bu halinden dolayı çok mahcup oldular,” demiş. Kral, Kerem’in halini görünce ona acımış, “Hemen ona sarayımızın en güzel, en değerli kıyafetlerini getirin! Bir soylu bu halde olamaz!” diye emretmiş. Kerem’e sırmalı işlemeli, ipekten kumaşlarla dikilmiş yepyeni kraliyet kıyafetleri giydirmişler. Kerem, yeni kıyafetleriyle adeta bambaşka birine dönüşmüş. Uzun boyu, yakışıklı yüzü, bu gösterişli kıyafetlerle birleşince görenleri hayran bırakmış. Prenses, Kerem’i bu yeni haliyle görünce gözlerini ondan alamamış, yüreğinde tatlı bir kıpırtı hissetmiş. “Ne kadar da asil bir beyefendi,” diye düşünmüş içinden. Kral, Kerem’i yanına, arabasına davet etmiş. “Karabaş Kontu’nu tanıdığıma çok sevindim. Seninle sohbet etmekten şeref duyarım,” demiş. Kerem, ilk başta biraz çekingen davransa da, Tarçın’ın ona verdiği güvenle yavaş yavaş kendini bulmuş, nazik ve akıllıca sohbet etmeye başlamış. Kral, Kerem’in bilgeliğine ve görgüsüne hayran kalmış, Prenses ise Kerem’e her baktığında daha da etkileniyormuş. Sanki gölde boğulmaktan kurtardıkları bu genç adam, kalbine bir güneş gibi doğmuş.

Kral, Kerem ve Prenses arabayla keyifli keyifli sohbet ederek ilerlerken, Tarçın herkesten hızlı koşmuş, rüzgâr gibi esmiş. Kırmızı çizmeleriyle taşlı yollarda şimşek gibi yol almış. Nefes nefese, kötü kalpli mi kalpli, huysuz mu huysuz bir sihirbazın yaşadığı devasa bir şatoya varmış. Şato, simsiyah taşlardan yapılmış, kuleleri göğe uzanıyor, etrafı dikenli çalılıklarla kaplı, ürkütücü bir yer imiş. İçinden garip sesler geliyor, bacasından dumanlar değil, mor renkli buğular tütüyormuş. Tarçın, bu şatonun zalim sihirbazına karşı kurnazca bir plan yapmış. Sihirbazın her hayvana dönüşebildiğini bilen Tarçın, kapıyı çalmış, içeriden ürkütücü bir ses gelmiş: “Kim var orada? Ne cüretle benim huzurumu bozarsın?” Tarçın, kapı açılınca içeri süzülmüş, saygılı bir tavırla ama içinde zeki bir muziplikle konuşmuş: “Yüce Sihirbazım, sizin ününüz diyar diyar yayılmış. Sizin sihirleriniz dillere destan olmuş. Duyduk ki siz koca bir aslana, güçlü bir kaplana dönüşebilirmişsiniz. Hatta azametli bir file bile dönüşebileceğinizi duydum. Ama ne yalan söyleyeyim, bazıları sizin küçücük bir fareye asla dönüşemeyeceğinizi söylüyor. ‘O kadar büyük bir güç, o kadar küçük bir bedene sığmaz’ diyorlar. Doğru mu bu, Yüce Sihirbazım?” demiş, gözlerini kocaman açmış, masumca. Sihirbaz, bu sözleri duyunca gururu okşanmış, kibrinden burnu Kafdağı’na çıkmış. “Ne demek bana yapamayacağım hiçbir şey yoktur! Benim sihirlerimle yapamayacağım ne var ki bu dünyada? Gösteririm ben onlara!” diye gürlemiş ve anında pırıl pırıl bir ışıkla küçücük, minnacık bir fareye dönüşüvermiş. Tam o sırada Tarçın, bir an bile tereddüt etmeden, pırr diye atlayıp fareye dönüşen sihirbazı pençeleriyle hemen yakalamış, ağzına atıp yutuvermiş. Böylece kötülük sona ermiş, o karanlık ve ürkütücü şato sahipsiz kalmış, içindeki tüm büyüler bozulmuş. Şatonun havası bile değişmiş, sanki birden güneş açmış gibiymiş.

Tam o sırada Kral’ın arabası yavaş yavaş şatonun kapısına varmış. Kral, bu devasa şatoyu görünce gözlerine inanamamış, “Vay be! Karabaş Kontu’nun ne kadar da görkemli bir şatosu varmış!” diye hayretle bağırmış. Tarçın, kırmızı çizmeleriyle onları şatonun kapısında karşılamış, kuyruğunu sallayarak: “Karabaş Kontu’nun şatosuna hoş geldiniz Yüce Kralım ve Prensesim!” demiş. Kral, Kerem’in şatosundan, zenginliğinden ve kibarlığından çok ama çok etkilenmiş. Prenses ise Kerem’e gönlünü çoktan kaptırmışmış. Çok geçmeden Kerem ve Prenses, dillere destan, kırk gün kırk gece süren şatafatlı bir düğünle evlenmişler. Düğün şölenleri, şenlikler, kahkahalarla dolu geçmiş. Akıllı Çizmeli Kedi Tarçın ise hayatının geri kalanını sarayın en yumuşak mı yumuşak, en rahat mı rahat minderinde, her gün en sevdiği, en lezzetli mamaları yiyerek mutlu mesut yaşamış. Hiçbir zaman efendisini unutmuyor, onun yanında sadık bir dost olarak kalmış. Kerem ve Prenses de onu bir aile ferdi gibi sevmişler, saymışlar. Tarçın, zekâsı ve kurnazlığı sayesinde efendisini yoksulluktan kurtarmış, ona mutlu bir hayat hediye etmiş. Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı yazana, biri okuyana, diğeri de tüm hayvan dostlarına…