Mavi Çam Ormanı ve Pinokyo Masalı
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken uzak diyarların birinde, küçük ama şirin mi şirin bir kasabada yaşayan Geppetto Usta ile onun tahtadan yaptığı, canlanan biricik oğlu Pinokyo varmış. Pinokyo, yalan söylediğinde burnunun uzamasına sebep olan o eski hatalarından çok şey öğrenmiş, akıllanmış, uslanmış ama dünyanın ne kadar büyük, ne kadar sürprizlerle dolu olduğunu yeni yeni keşfediyormuş. Kalbi sevgiyle doluymuş Geppetto Usta’nın, Pinokyo’ya olan düşkünlüğü dillere destanmış. Pinokyo da babasını canından çok sever, onun için her şeyi yapmaya can atarmış.

Bir sabah, Geppetto Usta atölyesinde, elinde oyma aletleriyle derin bir iç çekmiş. Tozlu raflara, yarım kalmış projelere bakmış, sonra gözleri atölyenin küçük penceresinden dışarıdaki cıvıl cıvıl kasabaya dalmış. Geppetto Usta’nın en büyük hayali, kasabadaki tüm çocukları sevindirecek, onlara en tatlı ninnileri çalacak, bahar şenliklerinde neşe saçacak dev bir müzik kutusu yapmakmış. O öyle bir müzik kutusu olacakmış ki, çalmaya başladığında tüm kasabanın yüzünde güller açacak, kuşlar bile susup onu dinleyecekmiş. Ancak bu eşsiz müzik kutusu için kasabanın çok uzağındaki, efsanelerle dolu, gizemli Mavi Çam Ormanı’ndan özel bir dal getirmesi gerekiyormuş. Bu dal, yalnızca o ormanda yetişen, yaprakları gökyüzü gibi masmavi parlayan, nadide bir çam ağacının en bilge dalı olacakmış. Geppetto Usta, artık beli bükülmüş, saçlarına aklar düşmüş yaşlı bir adam olduğu için bu uzun ve meşakkatli yola çıkacak gücü kendinde bulamamış. İçini bir hüzün kaplamış, omuzları düşmüş.
Pinokyo, babasının bu halini görünce dayanamamış. Hemen babasının yanına seğirtmiş, o tahta yanaklarını Geppetto Usta’nın eline sürmüş. “Babacığım! Benim canım babacığım! Sakın ola yüzünü asma, içini sıkma. Ben giderim o ormana! Mavi Çam Ormanı’nı bulur, o özel dalı sana getiririm! Sen hiç merak etme!” demiş heyecanla, gözleri ışıl ışıl parlayarak. Pinokyo, babasına kendini kanıtlamak, onun yüzündeki hüzün bulutlarını dağıtmak istiyormuş.

Geppetto Usta, oğlunun bu cesur ve kararlı sözlerine hem şaşırmış hem de gururlanmış. Yüzünde sıcacık bir gülümseme belirmiş, Pinokyo’nun tahta yanaklarını okşamış usulca. “Peki benim cesur, benim gözü pek oğlum. Biliyorum sen güçlüsün, beceriklisin. Ama bana bir söz vermelisin: Yolda oyalanmadan, kimsenin seni tatlı dillerle kandırmasına izin vermeden, aklını çelmesine fırsat vermeden doğrudan ormana gidip o dalı alacak, hiç vakit kaybetmeden geri döneceksin. Unutma, bu dal çok kıymetli ve senin bu yolculuğun da kasabanın çocukları için çok önemli.” demiş, gözlerinde hem sevgi hem de endişe parlayarak.
Pinokyo, babasının ellerini avuçlarının içine almış, “Söz veriyorum babacığım! Sözüm sözdür! Gözüm yolda, kulağım seste, aklım görevimde olacak! Hiçbir şey beni yolumdan alıkoyamayacak!” diyerek yola koyulmuş. Sırtında küçük bir heybe, içinde babasının hazırladığı azık, kalbinde ise babasına duyduğu sevgi ve güven varmış.
Pinokyo, pırıl pırıl bir bahar sabahında, neşe içinde kasabadan ayrılmış. Yemyeşil tarlalardan geçmiş, şırıl şırıl akan derelerin kenarından yürümüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. En sonunda, yedi gün yedi gece yol alıp gitmiş. Öyle ki arkasına dönüp baktığında kasabanın minnacık kaldığını görmüş. Güneş tepeden aşmış, ağaçların gölgeleri uzamış, Pinokyo’nun tahta ayakları yorgunluktan sızlamaya başlamış. Tam Mavi Çam Ormanı’nın girişine, yani göğe doğru uzanan koca koca ağaçların başladığı yere yaklaşırken, karşısına süslü mü süslü tüyleriyle Gösterişli Papağan ile göbeğini kaşıyan, tembel mi tembel Tembel Porsuk çıkmış. Bu ikili, yoldan geçen safları kandırıp işlerini savsaklatmaya bayılırlarmış.
Gösterişli Papağan, rengarenk tüylerini kabartmış, başını yana eğmiş, sanki bir tiyatro sahnesindeymiş gibi şakıyarak konuşmaya başlamış: “Aaa! Günaydınlar olsun küçük tahta çocuk! Nereye böyle aceleyle, ne bu telaş? Şuradaki tepenin ardında, bizim diyarın en eğlenceli, en şenlikli Şekerden Şatolar Festivali var! Orada pamuk şekerden yapılmış bembeyaz bulutlar, çikolatadan akan lezzetli nehirler, dondurmadan dağlar var! Bütün gün dans edip şarkı söyleyebilir, çeşit çeşit oyunlar oynayabilirsin! Neden o sıkıcı, karanlık, ürkütücü ormana gidiyorsun ki? Gel, katıl bize, hayatın tadını çıkar!” demiş, bir yandan da kanatlarını çırparak etrafında dönüyormuş.
Tembel Porsuk da, bir ağacın dibine yayılmış, koca göbeğini kaşıyarak esnemiş. Gözlerini zar zor açarak eklemiş: “Boşver ormanı… Orada ne işin var? Yorulursun, sıkılırsın, belki de kaybolursun. Gel bizimle bütün gün yan gelip yatalım, miskin miskin keyif sürelim, oyunlar oynayalım. Orada hayat çok rahat, hiç sorumluluk yok. Akşam olunca da pamuk şeker bulutlarında uyuruz, mis gibi!” demiş, sesi uykulu ve tembel tembel çıkıyormuş.
Pinokyo’nun gözleri bir anlığına parlamış. Şekerden şatolar, çikolata nehirleri, dondurma dağları… Ah, kulağa o kadar harika, o kadar karşı konulmaz geliyormuş ki! Adımları yavaşlamış, içinden bir ses fısıldamış: “Sadece küçücük bir süre baksam, şöyle bir göz atsam, sonra ormana gitsem ne olur ki? Babam anlamaz, hem de ne kadar eğlenceli olurdu!” diye geçirmiş. Bir an için babasına verdiği sözü unutacak gibi olmuş, aklı çelinmiş, kalbi hızla çarpmaya başlamış.
Fakat tam o sırada, burnunda hafif bir kaşıntı hissetmiş. Yalan söylemediği için burnu uzamıyormuş ama kalbinin derinliklerinde, tahta göğsünün arkasında tarif edilemez bir sızı hissetmiş. Bu sızı, babasının yorgun ama umut dolu gözleri, kasabadaki çocukların o büyük müzik kutusunu beklerkenki heyecanları, babasına verdiği sözün ağırlığıymış. Geçmişteki yalanları, burnunun uzaması, Geppetto Usta’nın üzgün yüzü bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçivermiş. O an, sözünü tutmamanın da bir tür yalan, bir tür aldatmaca olduğunu anlamış. Kendi kendine, “Hayır, Pinokyo! Sen artık eskisi gibi değilsin. Sen babana söz verdin, kasabanın çocuklarına umut verdin!” diye fısıldamış.
Pinokyo derin bir nefes almış, tahta omuzlarını dikleştirmiş, kararlı adımlarla Gösterişli Papağan ile Tembel Porsuk’a dönmüş. Gür, yankılanan bir sesle cevap vermiş: “Hayır, teşekkür ederim! Sizin teklifleriniz çok cazip görünse de, benim babama verilmiş bir sözüm var! Ve ben, verdiğim sözü her şeyden çok önemserim. Verilen sözü tutmamak, yalan söylemek kadar kötüdür! Belki de ondan daha da kötüdür, çünkü başkasının umutlarını çalmaktır!” demiş. Pinokyo’nun sesi o kadar kararlı, o kadar içtenmiş ki, ormanın içindeki kuşlar bile bir anlığına susmuş.
Bu kararlı sözleri duyan Gösterişli Papağan ile Tembel Porsuk, Pinokyo’yu kandıramayacaklarını, onun ne kadar dürüst ve azimli olduğunu anlayıp şaşkınlıktan ağızları açık kalmış. Yüzlerinde utanç dolu bir ifade belirmiş, kuyruklarını bacaklarının arasına sıkıştırıp homurdanarak oradan uzaklaşmışlar. Onlar uzaklaşırken Pinokyo’nun kalbindeki sızı da dinmiş, yerini huzurlu bir kararlılığa bırakmış.
Pinokyo, arkasına bile bakmadan ormana girmiş. Mavi Çam Ormanı, adını hak edercesine, gökyüzüyle yarışan masmavi yapraklı ağaçlarla doluymuş. Güneş ışınları bile ormanın sık dalları arasından zorlukla süzülüyormuş. Ormanın derinliklerinde, yemyeşil yosunlarla kaplı, gürül gürül akan bir derenin kenarında, devasa gövdesi ve gökyüzüne uzanan masmavi yapraklarıyla Mavi Çam ağacını bulmuş. Ağacın dalları arasında, bilge mi bilge, yaşlı mı yaşlı bir ağaçkakan, gagasındaki kurumuş dalı yavaşça oyuyormuş. Pinokyo, ağaca yaklaşıp seslenmiş: “Ey ulu Mavi Çam, ey bilge Ağaçkakan! Babam Geppetto Usta için sizden bir dal rica etmeye geldim. Kasabanın çocukları için müzik kutusu yapacakmış.”
Bilge Ağaçkakan, gözlerini Pinokyo’ya çevirmiş, uzun uzun süzmüş onu. Sonra yavaşça dile gelmiş: “Biliyorum Pinokyo, senin yolculuğunu, karşılaştığın engelleri, verdiğin sözü tutmak için nasıl direndiğini gördüm. Senin dürüstlüğün ve kararlılığın, bu ormanın en değerli mücevherlerinden bile daha parlak. İşte bu yüzden, sana bu ağacın en güzel, en sağlam, kendi rızasıyla toprağa düşmüş bir dalını hediye ediyorum. Bu dal, sadece müzik kutusuna ses değil, kalplere de neşe katacak.” demiş ve gagasındaki kurumuş, ama içi enerji dolu dalı Pinokyo’nun önüne bırakmış. Dal, masmavi parlıyormuş, sanki küçük bir gökyüzü parçasıymış.
Pinokyo, Mavi Çam dalını büyük bir özenle almış, kalbi sevinçle dolup taşmış. Ağaçkakana ve ulu çam ağacına teşekkür ettikten sonra, koşar adım atölyeye, babasının yanına dönmek için yola koyulmuş. Dönüş yolu, geliş yolundan çok daha kısa, çok daha hafif gelmiş. Yüreği pır pır ediyormuş. Geppetto Usta, oğlunun sağ salim, üstelik görevini başarıyla tamamlayarak döndüğünü görünce sevinçten iki gözü iki çeşme olmuş, oğluna sımsıkı sarılmış. “Benim aslan oğlum! Benim dürüst Pinokyo’m! Ne kadar da büyümüşsün, ne kadar da akıllanmışsın!” demiş, gözyaşları yanaklarından süzülürken.
Geppetto Usta, o gece sabaha kadar çalışmış, Pinokyo’nun getirdiği sihirli dalı müzik kutusuna yerleştirmiş. Ertesi akşam, kasabanın meydanında kurulan dev müzik kutusundan yayılan harika melodiler eşliğinde tüm çocuklar neşeyle dans etmiş, şarkılar söylemiş. Pinokyo ise tahtadan göğsünün içinde, gerçek bir kalbin atışını hissetmiş. Bu his, etrafındaki çocukların neşesiyle, babasının gururlu bakışlarıyla birleşince tarifsiz bir mutluluk vermiş ona. Çünkü sevginin, sorumluluğun ve verilen sözü tutmanın, dünyanın en tatlı şekerinden, en şaşalı festivalinden bile daha güzel, daha değerli olduğunu öğrenmiş. Gerçek mutluluğun, başkalarının mutluluğuna vesile olmakta gizli olduğunu anlamış. O günden sonra Pinokyo, dürüstlüğü ve çalışkanlığıyla tüm kasabaya örnek olmuş, ismi dillerden düşmemiş.
Gökten üç elma düşmüş; biri verdiği sözü her zaman tutan dürüst çocukların başına, biri sevgiyle ve alın teriyle çalışan Geppetto Usta’nın başına, diğeri de bu masalı okuyup kalbinde iyiliği ve sorumluluk bilincini yeşerten herkesin başına düşmüş!