Günün Uyku Masalı: Külkedisi’nin Cam Ayakkabısı
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken uzak diyarlarda yemyeşil ovaların, berrak suların ve azametli dağların ortasında kurulu şirin bir kasabada, kimselere benzemez güzellikte bir kız yaşarmış. Adı Külkedisi’ymiş. Annesi çok küçükken vefat etmiş, babası da onu çok seven, çok iyi kalpli bir adammış; ancak o da bir süre sonra hastalanıp ahirete göç etmiş. Külkedisi bu dünyada bir başına kalakalmış, zira babası vefat etmeden önce evlendiği üvey annesi ve onun iki üvey kızı Külkedisi’ni hiç sevmezlermiş. Onlar günden güne Külkedisi’ne dünyayı zindan etmişler.
Külkedisi, üvey annesinin buz gibi bakışları, üvey kardeşlerinin ise alaycı gülüşleri altında her gün sabahtan akşama kadar dur durak bilmeden çalışırmış. Kocaman malikanenin tozunu toprağını siler süpürür, koca koca kazanlarda yemekler pişirir, bulaşık yığınlarını yıkar, çamaşırları temizler, bir de hayvanların bakımını üstlenirmiş. Üvey kardeşleri Balım ve Nazlı ise yediği önünde yemediği ardında, canları ne isterse onu yapan, parmaklarını bile oynatmaya üşenen, tembel mi tembel iki genç kızmış. Külkedisi’nin giydiği elbiseler yamalı mı yamalı, eski mi eskiymiş. Geceleri ise soğuk taş zeminde, ocak başında, küllerin içinde uyurmuş. Bu yüzden de herkes ona Külkedisi der dururmuş. İçinde biriken acısı, gözlerinden sicim gibi akmak istese de Külkedisi sabırlı mı sabırlı, iyi kalpli mi iyi kalpliymiş. Hep bir gün her şeyin değişeceğine inanarak umut tohumlarını yüreğinde yeşertirmiş.

Günlerden bir gün, pırıl pırıl bir bahar sabahı, kasabanın en önemli kapısına saraydan bir mektup asılmış. Mektubu görenler şaşkınlık içinde birbirlerine bakmışlar. Zira o mektupta, ülkenin yakışıklı mı yakışıklı, yiğit mi yiğit prensinin büyük bir balo düzenleyeceği yazıyormuş. Baloya krallıktaki tüm genç kızlar davetliymiş. Bu haber kulaktan kulağa, dilden dile yayılmış, köyün her bir köşesine, her bir evine ulaşmış. Külkedisi’nin üvey annesi ve üvey kardeşleri de haberi duyunca sevinçten havalara uçmuşlar. Üvey kardeşler, prensle evlenme hayalleri kurmaya başlamışlar bile. Ne var ki üvey anne, Külkedisi’ne dönüp buz gibi bir sesle: “Sen baloya falan gidemezsin! Senin yerin burası, ocak başı. Sen burada kalıp ev işleriyle ilgilenirsin,” demiş. Külkedisi’nin gözleri dolmuş, içinden bir ah çekmiş ama sesini çıkaramamış.
Balonun yapılacağı gün gelip çattığında, üvey kardeşler sabahın köründen itibaren hummalı bir telaşa düşmüşler. Külkedisi’ni başlarında adeta bir hizmetçi gibi koşturmuşlar. “Şu elbiseyi getir, bu fuları bağla, saçımı şöyle tara, ayakkabılarımı cilala!” diye bitmek bilmeyen emirler yağdırmışlar. Külkedisi, yorgun argın bir şekilde onların her istediğini yapmış. Üvey kardeşleri en güzel elbiselerini giymiş, en süslü takılarını takmış, başlarına en gösterişli taçlarını takarak baloya gitmeye hazır hale gelmişler. Arabaları bahçede kapının önünde bekliyormuş. Külkedisi’nin karşısına dikilmişler, alaycı bir gülümsemeyle: “Sen evde eğlenmeye bak, Külkedisi! Biz prensle dans etmeye gidiyoruz!” demişler ve kıkırdayarak arabalarına binmişler.

Külkedisi, pırıl pırıl parlayan faytonun gözden kayboluşunu izlemiş, sonra da ocağın başına çökmüş, için için ağlamaya başlamış. Gözlerinden boncuk boncuk yaşlar akıyormuş. “Ah, keşke ben de o baloya gidebilseydim!” diye fısıldamış içinden. Tam o sırada, odanın ortasında ışıl ışıl parlayan, yüzünde şefkatli bir gülümseme olan, tatlı mı tatlı, yaşlı mı yaşlı bir hanım belirivermiş. Üzerinde parıltılı bir elbise varmış, sırtında ise ışıltılı kanatlar kanat çırpıyormuş. Elinde de sihirli bir değnek tutuyormuş. Külkedisi şaşkınlıktan donakalmış, gözlerini bile kırpamamış.
“Merhaba, Külkedisi,” demiş peri anne, yumuşacık bir sesle. “Ben senin peri annenim. Dileğini gerçekleştirmek için geldim. Sen de baloya gideceksin!” Külkedisi buna inanamamış, gözlerini ovuşturmuş. Peri anne, Külkedisi’nin şaşkınlığını görünce gülümsemiş ve devam etmiş: “Önce saraya gidebilmen için bir araca ihtiyacımız var. Bahçeden en büyük kabağı getir bakalım bana.” Külkedisi koşarak bahçeye gitmiş, kocaman mı kocaman, turuncu mu turuncu bir kabak bulup getirmiş. Peri anne değneğini sallamış, “Abrakadabra!” demiş. Bir anda kabak, altından ve gümüşten yapılmış, tekerlekleri ışıl ışıl parlayan, adeta bir rüyadan fırlamış gibi güzel bir faytona dönüşmüş.

“Şimdi de seni saraya götürecek atlara ve bir sürücüye ihtiyacımız var,” demiş peri anne. “Haydi, ahırdan dört tane fare yakala ve bir de bahçedeki eski sandalyenin altındaki şu iri sıçanı bana getir.” Külkedisi denileni yapmış, peri anne değneğini iki kere sallamış. Göz açıp kapayana kadar fareler, bembeyaz, semiz mi semiz, dört nallı atlara dönüşmüş. İri sıçan ise kırmızı üniformalı, şık mı şık bir faytoncuya dönüşüvermiş. Külkedisi gördükleri karşısında sevinçten zıp zıp zıplamış.
“Şimdi sıra en önemli kısımda,” demiş Külkedisi’nin peri annesi. “Senin balo elbisen!” Peri anne değneğini Külkedisi’nin üzerinde döndürmüş. Külkedisi aşağı baktığında, üzerinde yıldızlar kadar parlayan, ipekten ve kadifeden yapılmış, rengi gökyüzünün en güzel mavisine çalan, nefes kesici güzellikte bir elbise olduğunu görmüş. Ayaklarında ise ışıl ışıl parlayan, camdan yapılmış küçücük terlikler varmış. “İşte şimdi tam da bir prenses oldun!” demiş peri anne. “Baloya gitmeye hazırsın. Ama unutma, gece yarısı on iki olmadan önce evde olmalısın. Saat on ikiye vurduğu an tüm büyü bozulacak!” Külkedisi, peri annesine sarılıp teşekkür etmiş, mutluluktan gözleri parlıyormuş. Faytona binmiş ve rüya gibi bir yolculukla sarayın yolunu tutmuş.
Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, sonunda görkemli mi görkemli sarayın kapısına varmış. Külkedisi faytondan indiğinde, saraydaki herkes dönüp ona bakmış. Kimsecikler bu güzel genç kızı tanımamış. Hatta üvey kardeşleri bile, Külkedisi’nin bu kadar değişebileceğini akıllarına getirememişler. “Bu güzel genç kız kim ola ki?” diye fısıldaşmışlar. Prens de Külkedisi’ni görür görmez gözlerini ondan ayıramamış. Daha önce hiç bu kadar güzel, bu kadar zarif bir genç kız görmemiş. Hemen Külkedisi’nin yanına gitmiş ve onu dansa davet etmiş. Külkedisi ve prens tüm akşam dans etmişler. Külkedisi o kadar eğleniyormuş ki zamanın nasıl geçtiğini hiç fark etmemiş. Prens de onunla konuşmaktan, onunla dans etmekten o kadar keyif almış ki dünyanın varlığını unutmuş. Külkedisi’nin iyi kalpliliği, zarafeti ve neşesi prensi adeta büyülemiş.
Birdenbire, sarayın kulelerindeki büyük saat gece yarısını vurmaya başlamış: Dong! Dong! Dong! Külkedisi peri annesinin uyarısını hatırlamış, yüreği pır pır çarpmaya başlamış. Prens elini tutsa da Külkedisi bir anda panikleyerek saraydan dışarıya doğru koşmaya başlamış. Merdivenlerden inerken aceleden ayağından bir cam terliği fırlayıp basamaklarda kalmış. Külkedisi arkasına bile bakamadan kaçmış. Tam faytonuna bindiği sırada on ikinci gong da çalmış ve sihir bozulmuş. Fayton tekrar kabağa, atlar farelere, faytoncu da sıçana dönüşmüş. Külkedisi’nin üzerindeki o güzelim elbise de eski, yamalı elbiselerine geri dönüvermiş. Külkedisi hızlıca evine koşmuş, üvey kardeşleri eve gelmeden ocağın başına geri dönmüş.
Prens ise o gece baloda Külkedisi’ni bulamamış olmanın üzüntüsüyle yıkılmış. Ama ayağına takılan cam terlik, onun için bir umut ışığı olmuş. Prens, bu güzel kıza âşık olduğunu anlamış ve o cam terliğin sahibini bulup evleneceğine yemin etmiş. Ertesi sabah, prens ve yaverleri, krallıktaki her bir evi tek tek gezmeye başlamışlar. Her genç kızın cam terliği denemesini istemişler. Kimsenin ayağına uymamış. Prens’in umudu yavaş yavaş tükenmeye başlamış. Dile kolay, kaç köy, kaç kasaba gezmişler, kaç kapı çalmışlar ama nafile! Sonunda Külkedisi’nin evine gelmişler.
“Bu cam terlik, baloda dans ettiğim genç kıza ait,” demiş prens, üvey anneye ve üvey kızlara. “Onu bulmak zorundayım.” Üvey kardeşler, prensi içeriye davet etmişler, sevinçten yerlerinde duramıyorlarmış. Hemen cam terliği denemek için sıraya girmişler. Balım, koca ayağını terliğe sığdırmaya çalışmış, canı yanmış, yüzü buruşmuş ama başaramamış. Nazlı da denemiş, o da olmamış. Ayaklarını sıkıştırmışlar, zorlamışlar, hatta terliği kırmanın eşiğine gelmişler ama nafile, terlik küçücükmüş, onların ayaklarına zerre kadar uymamış.
Prens, evde başka genç kız olup olmadığını sormuş. Üvey kardeşler hemen atılmışlar: “Elbette yok! Evdeki tek genç kızlar biziz!” Tam o sırada, Külkedisi mutfaktan içeriye adım atmış. Üzerinde eski püskü elbiseleri varmış, elleri işten nasır tutmuş. Külkedisi bir şey söyleyecekken, üvey annesi hemen araya girmiş: “Hayır, o değil! O sadece bir hizmetçi, mutfakta çalışır. Baloya falan gitmedi o!” Ama prens, Külkedisi’nin o güzel gözlerini görmüş, içinde bir kıpırtı hissetmiş. Külkedisi’ye oturmasını söylemiş. Külkedisi ürkekçe sandalyeye oturmuş, ayağını uzatmış. Cam terliği ayağına koyar koymaz, terlik sanki onun için yapılmış gibi tıp diye oturmuş. Tam olmuş.
Herkes şaşkınlıktan ağzı açık kalmış. Üvey anne ve üvey kardeşler gözlerine inanamamışlar. Tam o anda, Külkedisi’nin üzerindeki eski elbiseler birdenbire pırıl pırıl bir balo elbisesine dönüşmüş. Prens, Külkedisi’ni balodaki genç kız olarak hemen tanımış. Sevinçten içi içine sığmamış, gözleri parlamış. “Sonunda gelinimi buldum!” diye haykırmış. “Benimle evlenir misin, Külkedisi?” Külkedisi, prensin bu sözleri karşısında gözleri yaşlarla dolmuş, hemen “Evet!” demiş. Böylece prens ve Külkedisi görkemli bir düğünle evlenmişler ve ömürlerinin sonuna kadar mutlu mesut yaşamışlar.
Gökten üç elma düşmüş; biri Külkedisi ile prense, biri masalımızı dinleyenlere, biri de anlatanlara. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.