Cesur Fare Fıstık ile Ormanlar Kralı Aslan
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, uzak diyarların yemyeşil, ulu ağaçlarla dolu, dört bir yanı kuş sesleriyle, derelerin şırıltısıyla şenlenen koca bir ormanı varmış. Bu ormanın derinliklerinde, yaprakların hışırtısından, uzaktan gelen bir kartalın kanat sesinden, hatta kendi gölgesinden bile ürken, cılız mı cılız, korkak mı korkak minicik bir fare yaşarmış. Adı Fıstık’mış. Fıstık, o kadar korkakmış ki, hafif bir rüzgârda bir ağacın dalı çatırdayıverse, yüreği pır pır edip titremeye başlar, hemen kaçacak bir delik, saklanacak bir köşe ararmış. Tilkinin sinsi bakışlarından, kurdun ulumasından, hatta kendisinden katbekat küçük yaban arılarının vızıltısından bile ödü patlarmış.
Ormanın diğer küçük hayvanları, Fıstık’ın bu halini görüp sık sık onunla alay ederlermiş. Koca kulaklı tavşanlar kahkahalarla gülüşür, sincaplar dalların arasından “Nasıl da korktu yine! Rüzgârdan bile korkuyorsun, amma da korkaksın!” diye bağırırlarmış. Çekirge sürüsü hep bir ağızdan “Korkak fare! Korkak fare!” diye şarkılar söyler, Fıstık’ı iyice utandırırlarmış. Fıstık’ın zavallı kalbi, bu alaylar karşısında buruk buruk sızlar, kendini dünyanın en değersiz canlısı sanırmış. Günler böyle gelip geçerken, Fıstık’ın içindeki bu korku yumağı öylesine büyümüş ki, artık bir lokma yiyecek bulmak için bile dışarı çıkmaya çekinir olmuş. Ama bir gün, artık yeter, demiş Fıstık kendi kendine. Bu korkular içinde yaşamaktan bıkmış, usanmış. Bütün cesaretini toplamış, minicik kalbi küt küt atsa da, bu korkularından kurtulmak için koca ormanın tartışmasız hâkimi, Ormanlar Kralı Aslan’ın yanına gitmeye karar vermiş.

Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Minik ayakları yorulmuş, nefesi kesilmiş ama asla vazgeçmemiş. Her adımda kalbi ağzına gelecek gibi atmış, her gölgede bir tehlike görmüş, ama içindeki o minnacık umut ışığı onu ileriye doğru itmiş. Nihayet, Aslan’ın mağarasına varmış. Aslan, öğle yemeğini henüz bitirmiş, karnı tok, sırtı pek bir vaziyette, mağarasının önündeki serin gölgede mışıl mışıl uyuyormuş. Uzaktan Fıstık’ın arkadaşlarından bazıları, meraklı gözlerle onu izliyorlarmış. “Acaba ne yapacak?” diye fısıldaşmışlar kendi aralarında. Fıstık, uyuyan aslanın yanına temkinli adımlarla yaklaşmış, sonra yavaşça Aslan’ın uzun, püsküllü kuyruğundan yukarı tırmanmaya başlamış. Kalbi gümbür gümbür atıyor, her adımı bir ömür gibi geliyormuş. Büyük bir çaba sarf ederek, Aslan’ın geniş mi geniş sırtına tırmanmış. Orada, kendinden emin bir şekilde gülümseyerek, uzaktaki arkadaşlarına cesur bir edayla poz veriyormuş. İçten içe ödü kopsa da, korkusunu belli etmemeye çalışıyormuş. Tam bu sırada, Aslan koca gövdesini bir anda silkelemiş, gerinmiş. Fıstık, Aslan’ın sırtından aşağıya düşüvermiş. Bir anda Aslan ile Fıstık’ın gözleri birbirine kenetlenmiş. Diğer hayvanlar, “Eyvah! Şimdi Aslan fareyi hüp diye yutacak!” diye telaşlanmışlar.
Aslan, kükremeye başlamış: “Bu ne cüret? Bu ne cesaret? Sırtımda ne işin var senin, ey cüretkâr!” Fıstık, titrek bir sesle: “‒ Ey Ormanlar Kralı, lütfen beni yemeyin. Ormanda yaşayan bütün hayvanların içinde en zavallısı ve en korkağı benim. Hayatım korkularım yüzünden titremekle geçiyor. Ağaçtan düşen bir yaprağın hışırtısından bile ödü kopan bir fareyim ben. Artık bu korkulardan kurtulmak istiyorum. Siz bu ormanın kralısınız, sizin bir kükremenizle bütün hayvanlar dehşet içinde endişeleniyor. Sizin korumanız altına girsem, nasıl olur acaba?” demiş. Aslan, Fıstık’ın anlattıklarını sessizce, merakla dinlemiş. Fıstık, minicik yüreği ağzında, Aslan’ın vereceği cevabı bekliyormuş. Aslan, önce koca bir kahkaha atmış, yeri göğü inletmiş. “Niye sana yardım edeyim ki, ey minik şey? Şimdi seni yemem için bana güzel bir neden söyle bakalım,” demiş, alaycı bir ses tonuyla. Fıstık, bütün cesaretini toplayarak: “‒ Yapacağınız bu iyilik, emin olun ki karşılıksız kalmayacaktır, Kralım. Söz veriyorum, belki bir gün ben de size bir iyilik yaparım,” demiş. Fıstık sözünü bitirir bitirmez, Aslan öyle bir kükremiş ki, ormanın dört bir yanı inlemiş. “Senin gibi minicik bir farenin bana nasıl bir iyiliği dokunabilir ki? Git başımdan, şimdi,” demiş öfkeyle. Fakat Aslan, karşısında tir tir titreyen minicik fareye acımış. Karnı tok olduğu için onu yemekten vazgeçmiş. “Neyse ki karnım tok. Hadi şimdi kaybol gözümün önünden!” demiş. Fıstık, can havliyle koşarak oradan uzaklaşmış. Bu konuşmayı uzaktan izleyen Fıstık’ın arkadaşları, Aslan’ın onu yememesine çok şaşırmışlar.
Aradan bir zaman geçmiş, günler ayları kovalamış. Aslan’ın karnı yine zil çalmaya başlamış ve ormanda avlanmak için dolaşmaya çıkmış. Av peşinde az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Ormanın en derinliklerine doğru ilerlerken, avcıların kurduğu tuzaklardan birini fark edememiş. Ansızın koca bir ağın içine düşmüş, havada öylece asılı kalmış. Ağın içinden kurtulmak için çırpınmış, kükremiş ama devasa gücüne rağmen başaramamış. O, ormanlar kralı Aslan’mış! Bağırıp yardım istese, diğer hayvanların gözünde küçük düşecek, onlara zayıf görünecekmiş. Hem avcılar sesini duyup gelip onu yakalayabilirlermiş. Çaresiz, ağın içinde beklemeye başlamış.
Bu sırada ormanda yaşayan diğer hayvanlar, Aslan’ın tuzağa yakalandığını görmüşler. Korkmuşlar, ürkmüşler. Kimse cesaret edip Aslan’a yaklaşamıyormuş. Herkes uzaktan bakışıyor, fısıldaşıyormuş. “Koca Aslan bile tuzağa yakalanmış, biz ne yapabiliriz ki?” diye düşünmüşler. Tam o sırada, oradan geçmekte olan minicik Fıstık, Aslan’ı görmüş. Hatırlamış Aslan’ın ona yaptığı iyiliği, onu yemeyişini. Yüreği hızla çarpmaya başlamış, ama bu sefer korkudan değil, bir şeyler yapma arzusundan. Hemen Aslan’ın yanına gitmiş. Yere kadar sarkan kuyruğuna tırmanmış ve keskin dişleriyle ağın iplerini kemirmeye başlamış. Bir yandan kemiriyor, bir yandan Aslan’a güç vermeye çalışıyormuş. Bu sırada, telaşla koşan Tavşan yanlarına gelmiş: “‒ Fare kardeş, acele et! Avcılar buraya doğru geliyor!” diye bağırmış. Orada toplanmış olan diğer hayvanlar, ‘avcı’ kelimesini duyar duymaz, can havliyle kaçışıp saklanmışlar. Ama Fıstık, inatla ve azimle ağı kemirmeye devam etmiş. Minicik dişleri yorulsa da, parıldayan gözleri kararlıymış. Sonunda, ‘çat’ diye bir sesle ağın ipleri kopmuş ve Aslan yere düşerek kurtulmuş. “‒ Hemen sırtıma atla, Fıstık! Kaçalım buradan!” demiş Aslan. Fıstık, Aslan’ın sırtına atlamış ve hızla oradan uzaklaşmışlar.
Aslan, nefes nefese mağarasının önüne gelmiş. Yere eğilmiş, Fıstık da sırtından atlamış. Aslan, minicik Fıstık’a sevgiyle bakmış: “‒ Bana belki bir gün benim de size bir iyiliğim dokunur dediğinde seni küçümsemiştim, Fıstık. Senin işe yaramaz, minicik bir fare olduğunu düşünüyordum. Ama sen benim hayatımı kurtardın. Teşekkür ederim, minik dostum,” demiş, sesi şefkat dolmuş. Fıstık, mahcup bir edayla: “‒ Rica ederim, Kralım,” demiş. Aslan gür bir sesle: “‒ Artık benden korkmana gerek yok, Fıstık. Hatta hiçbir şeyden korkmana gerek yok. Çünkü sen çok cesur bir faresin. Ben ormanın kralı Aslansam, sen de bundan sonra bu ormanın cesur prensisin!” demiş. Aslan ve Fıstık, kahkahalarla gülmeye başlamışlar. Tüm bu olanları uzaktan izleyen diğer hayvanlar, saklandıkları yerden çıkmış ve cesur Fıstık’ı alkışlamışlar. Aslan ve Fıstık, o günden sonra çok iyi dost olmuşlar ve ormanda barış içinde, büyük bir saygıyla yaşamışlar. Fıstık, artık en küçük hışırtıdan bile korkmayan, ormanın en cesur ve bilge farelerinden biri haline gelmiş.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş: Biri bu masalı yazana, biri dinleyene, biri de bu masaldan ders alana.