Masal Oku | Keloğlan Masalları Oku | Keloğlan ve Güneşin Gözyaşı Çiçeği
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, uzak diyarların birinde yemyeşil ovaların arasına kurulmuş şirin bir köy varmış. Bu köyde, adı Keloğlan olan, fakir mi fakir ama gönlü zengin, zekası pırıl pırıl bir delikanlı yaşarmış. Anacığıyla birlikte küçük, toprak bir evde mütevazı bir hayat sürermiş Keloğlan. Günleri ya tarlada toprağı işlemekle ya da ormanda odun kesmekle geçermiş. Ama ne olursa olsun, Keloğlan’ın yüzünden gülücükler hiç eksik olmazmış. Köyün en neşeli, en yardımsever genciymiş o. Herkes onu sever, sayarmış. Keloğlan da her daim elinden geldiğince herkese el uzatır, bir derdi olanın imdadına koşarmış. Onun için mal mülk değil, gönül zenginliği önemliymiş. İçinde öyle bir iyilik tohumu varmış ki, her daim filizlenmeye, yeşermeye hazır bekliyor gibiymiş. Anacığı da oğlunun bu halinden çok memnunmuş, “Yiğidim benim,” diye severmiş Keloğlan’ı.
Gel zaman git zaman, komşu memleketin ulu padişahının biricik kızı, güzelliği dillere destan Prenses Şehrazat, amansız bir hastalığa yakalanmış. Prensesin rengi solmuş, gözlerinin feri gitmiş, günden güne eriyip tükenmeye başlamış. Saraydaki en bilgin hekimler, en tecrübeli alimler toplanmış, çeşit çeşit ilaçlar, macunlar hazırlamışlar ama nafile! Prensesin hastalığına bir çare bulamamışlar. Güzeller güzeli Şehrazat, her geçen gün biraz daha solmuş, adeta gözlerinin önünde sönen bir kandil gibiymiş. Padişahın yüreği parça parça olmuş. Gözlerinden oluk oluk yaşlar akıtmış, yediği önünde yemediği ardında bir padişahken, ne tadı kalmış dünya nimetlerinin ne de huzuru. Sarayın bahçesindeki bülbüller bile şakımayı bırakmış, her yer matem havasına bürünmüş.
Padişah, çaresizlik içinde bir ferman yayımlamış. Fermanında, “Kim ki benim biricik kızımı bu amansız dertten kurtarır, ona yedi kat hazine, kızımı iyileştirene vezirlik makamı ve eğer gönlü razı olursa kızımı da eş olarak vereceğim,” demiş. Bu haber dört bir yana yayılmış, köyden köye, şehirden şehre ulaşmış. Herkes bu büyük ödüle talip olmuş ama kimse Prensesin derdine derman bulamamış. Nice bilge, nice hekim gelmiş gitmiş sarayın kapısından, ama hepsi de boynu bükük geri dönmüşler. Prensesin hastalığı öyle gizemli, öyle çetinmiş ki, kimse adını bile koyamamış.
Keloğlan da bu haberi duymuş. Komşu köyden gelen bir kervancıdan işitmiş bu acı haberi. Önce içini bir hüzün kaplamış. Sonra ise, yoksul bir köylü çocuğu olsa da, içinde bir umut kıvılcımı belirmiş. “Benim de bir annem var, onun acısını görüyorum. Bir padişahın evlat acısı kim bilir ne kadar büyüktür,” diye düşünmüş. Anacığına dönmüş, “Ana,” demiş, “ben bu yola düşeyim. Belki benim de bir faydam dokunur. Fakir olabiliriz ama elimizden iyilik yapmak gelir.” Anacığı önce endişelenmiş, “Evladım, sen nereye, koca saraylar nereye? Nice hekimler çare bulamamış, senin ne gücün yeter?” demiş. Ama Keloğlan’ın gözlerindeki kararlılığı görünce, “Haydi oğul, yolun açık olsun. Allah yardımcın olsun,” diye dualarla azık torbasını hazırlamış. İçine bir parça peynir, birkaç zeytin ve kuru ekmek koymuş.
Keloğlan, anacığıyla vedalaşmış, “Hakkını helal et ana, tez zamanda dönerim inşallah,” demiş ve düşmüş yola. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş. Yedi dağ yedi dere aşmış. Yolu, ulu ağaçlarla dolu, kuş seslerinin yankılandığı sık bir ormana düşmüş. Bu ormanda, bembeyaz sakallı, ak yüzlü, nur yüzlü bir dervişle karşılaşmış. Derviş, bir ağacın gölgesinde oturmuş, elindeki tespihiyle zikrediyormuş. Keloğlan saygıyla selam vermiş. Derviş, Keloğlan’ın gözlerinin içine bakmış ve “Ey yolcu, nereye böyle? Yüzünde bir telaş, gönlünde bir merhamet görüyorum,” demiş. Keloğlan da tüm hikayesini, Prenses Şehrazat’ın hastalığını ve kendisinin çare arayışını anlatmış. Derviş, Keloğlan’ı dikkatle dinlemiş, başını sallamış.
“Evladım,” demiş derviş, “Bu öyle sıradan bir hastalık değilmiş. Bu hastalığın şifası, sadece ‘Güneşin Gözyaşı Çiçeği’ndeymiş. Bu çiçek, sadece ay ışığının en parlak olduğu zamanda, dağın en ıssız, en yüksek yerinde, karla kaplı toprağın altından başını çıkarmış. Ve sadece sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, çiçeğin üzerine düşen ilk çiğ tanesiyle birlikte şifasını verirmiş. O çiğ tanesini bir ipek mendile damlatıp, prensesin dudağına sürmek gerekirmiş.” Keloğlan şaşkınlıkla dinlemiş. “Ama derviş baba, o çiçeği nasıl bulacağım? Nasıl bileceğim ay ışığının en parlak zamanını?” diye sormuş. Derviş, Keloğlan’a küçük, oyma bir pusula vermiş. “Bu pusula sana yolu gösterecek. Kalbinin iyiliği de sana rehber olacak. Unutma, sabır en büyük erdemdir,” demiş. Sonra gözden kaybolmuş.
Keloğlan, dervişin sözlerini aklına kazımış, elindeki pusulayla yola devam etmiş. Dağlara tırmanmış, vadileri geçmiş. Kimi zaman yiyeceği bitmiş, kimi zaman susuz kalmış ama asla pes etmemiş. Bir gün, yolu derin bir vadiye düşmüş. Vadinin ortasında, ağaçların arasına sıkışmış küçük bir kuş görmüş. Kuşun kanadı kırılmış, çırpınıp duruyormuş. Keloğlan, hiç düşünmeden kuşa yardım etmiş, kanadını sarıp sarmalamış. Kuş, iyileşince kanatlanıp gitmiş ama Keloğlan’ın gönlü ferahlamış. Bir başka zaman, bir çobanın koyunlarını kurttan kurtarmış. Keloğlan’ın iyilikleri, adeta yoluna ışık tutmuş. Nihayet, pusulanın gösterdiği dağın zirvesine ulaşmış. Hava buz gibiymiş, her yer bembeyaz karla kaplıymış. Keloğlan, dervişin dediği gibi ay ışığının en parlak zamanını beklemiş. Üç gün üç gece boyunca, buz gibi havada beklemiş, umudunu hiç yitirmemiş.
Üçüncü gecenin sonunda, ay gökyüzünde bir tepsi gibi parlamış. Keloğlan, pusulanın gösterdiği yerde, karların altından minik, bembeyaz bir çiçeğin başını çıkardığını görmüş. Çiçek, ay ışığında pırıl pırıl parlıyormuş. Bu, Güneşin Gözyaşı Çiçeği’ymiş. Keloğlan, sabaha kadar çiçeğin başında beklemiş. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, çiçeğin yaprakları üzerinde minik, pırıl pırıl bir çiğ tanesi belirmiş. Keloğlan, cebinden çıkardığı ipek mendili nazikçe çiğ tanesine değdirmiş ve mendil şifa dolu suyla ıslanmış.
Sevinçten kalbi pır pır atan Keloğlan, hiç vakit kaybetmeden sarayın yolunu tutmuş. Günlerce süren bir yolculuğun ardından, yorgun argın ama azimli bir şekilde sarayın kapısına varmış. Sarayın heybetli kapıları önünde duran muhafızlar, Keloğlan’ın yırtık pırtık giysilerine, tozlu ve yorgun haline bakıp alaycı bir şekilde gülmüşler. “Nereye böyle keloğlan? Burası padişahın sarayı, senin gibi bir çulsuzun yeri değil!” demişler. Keloğlan ise yılmamış, “Ben Prenses Şehrazat’ın derdine derman getirdim! Padişahınızla görüşmek isterim!” diye haykırmış. Muhafızlar ona inanmamış, hatta onu kapıdan kovmaya çalışmışlar. Ama Keloğlan o kadar ısrarcıymış ki, sonunda gürültüyü duyan vezir dışarı çıkmış. Vezir de Keloğlan’ı küçümsemiş, “Sen mi derman bulacaksın? Nice bilginler, hekimler başaramadı!” demiş. Keloğlan, “Benim elimde Güneşin Gözyaşı Çiçeği’nin şifası var! Padişahınıza söyleyin, son bir umut olarak beni dinlesin!” diye diretmiş. Vezir, Keloğlan’ın bu denli kararlı oluşuna şaşırmış, Padişah’ın da çaresizlik içinde her şeye razı olacağını düşünerek onu içeri almış.
Keloğlan, Padişahın huzuruna çıkmış. Padişah, Keloğlan’ın halini görünce umutsuzca iç geçirmiş. “Söyle bakalım delikanlı, sen mi buldun kızıma çare?” demiş yorgun bir sesle. Keloğlan, tüm hikayesini, dervişle karşılaşmasını, Güneşin Gözyaşı Çiçeği’ni buluşunu ve mendildeki çiğ tanesini anlatmış. Padişah, içindeki son umut kırıntısıyla, “Pekala,” demiş, “eğer bu sözlerin doğruysa ve kızım iyileşirse, vaat ettiklerimi harfiyen yerine getiririm.” Keloğlan, Prenses Şehrazat’ın yatağının başına gitmiş. Prensesin bembeyaz kesilmiş yüzüne, solgun dudaklarına bakmış. Gözlerinde büyük bir şefkat belirmiş. İpek mendili yavaşça prensesin kurumuş dudaklarına sürmüş.
Birkaç dakika sonra, mucizevi bir şey olmuş. Prensesin yanaklarına hafif bir renk gelmiş, kirpikleri titremeye başlamış. Sonra gözlerini aralamış. Güçsüz bir sesle, “Su…” diye mırıldanmış. Saray ahalisi, Padişah ve Vezir, bu mucize karşısında şaşkınlıktan donup kalmışlar. Padişah, sevinçten gözyaşlarına boğulmuş. Prenses, her geçen dakika biraz daha kendine gelmiş. Ertesi gün, tamamen iyileşmiş, eski neşesine ve güzelliğine kavuşmuş. Sarayda şenlikler düzenlenmiş, davullar zurnalar çalmış, şölenler verilmiş.
Padişah, Keloğlan’a minnettar kalmış. “Ey Keloğlan, sen benim kızıma hayat verdin! Söz verdiğim gibi, yedi kat hazine, vezirlik makamı senin. Ve eğer gönlün razı olursa, kızım Şehrazat da seninle evlensin,” demiş. Keloğlan, padişahın bu yüce teklifleri karşısında başını öne eğmiş. “Padişahım, ben bu dünyada ne hazineye ne de vezirliğe talibim,” demiş alçakgönüllülükle. “Benim muradım, sizin evlat acınızı dindirmek, prensesi sağlığına kavuşturmaktı. Bunlar bana kafi gelir. Ben sadece anacığımın yanına, köyüme dönmek isterim. Eğer lütfederseniz, bana küçük bir kese altın verirseniz, anacığıma güzel bir ev alır, rahat bir ömür süreriz.” Padişah, Keloğlan’ın bu asil davranışına hayran kalmış. Gözleri dolmuş. Ona dilediğinden de fazlasını vermiş, bir at arabası dolusu hediye ve altınla köyüne uğurlamış.
Keloğlan, sevinçle köyüne dönmüş. Anacığı onu kapıda görünce gözleri dolarak kucaklamış oğlunu. Köy halkı, Keloğlan’ın bu büyük başarısını duyunca onu davullarla zurnalarla karşılamış, bir kahraman gibi ağırlamış. Keloğlan ve anacığı, ömürlerinin sonuna dek mutlu mesut yaşamışlar. Prenses Şehrazat da Keloğlan’ın iyiliğini hiç unutmamış, her zaman onu saygıyla anmış.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş; biri Keloğlan’a, biri anacığına, biri de iyilik yapan tüm gönüllere…