Pinokyo Masalı Oku | Tahta Çocuk Pinokyo’nun Gerçek Sevgi Yolculuğu
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uzak ülkenin birinde, şirin mi şirin bir kasaba varmış. Bu kasabada, ömrünü ahşap kokulu atölyesinde geçiren, saçları kar gibi beyaz, kalbi pamuktan yumuşak Gepetto adında yaşlı bir marangoz yaşarmış. Gepetto Usta, yalnızlığın soğuk rüzgarları ruhunu üşüttükçe, kendine can yoldaşı olacak bir evlat özlemiyle yanıp tutuşurmuş. Günlerden bir gün, ormanın en derin köşesinden gelen, damarları neşeyle dolu, cilalı bir kiraz kütüğü geçmiş eline.
Yaşlı marangoz, kütüğü tezgahına koymuş, aletlerini hazırlamış ve büyük bir özenle yontmaya başlamış. Ahşaba her dokunuşunda, sanki tahtanın içinden hafif bir kıkırdama, incecik bir ses yükselir gibi olmuş. Gepetto Usta önce kulaklarına inanamamış, “Yorgunluktan herhalde,” diyerek işine devam etmiş. Önce kafasını, sonra gövdesini, en nihayetinde de kollarını ve bacaklarını şekillendirmiş. Karşısında duran bu sevimli tahta kuklaya sevgi dolu gözlerle bakmış ve ona “Pinokyo” adını vermiş. Tam o sırada, odanın içinde sihirli bir rüzgar esmiş ve tahta çocuk gözlerini kırpıştırarak canlanıvermiş.
Pinokyo, ilk adımlarını atarken tahta bacakları tıkır tıkır sesler çıkarmış. Gepetto Usta, sevinçten ne yapacağını şaşırmış, onu kollarının arasına alıp bağrına basmış. Artık yalnız değilmiş, dünyalar güzeli bir oğlu varmış. Gel zaman git zaman, Pinokyo’nun diğer çocuklar gibi okula gitmesi, okuma yazma öğrenmesi gerekmiş. Ancak Gepetto Usta’nın cebinde tek bir kuruşu bile yokmuş. Yaşlı adam, o dondurucu kış gününde sırtındaki tek sıcak paltosunu satmış ve parasıyla Pinokyo’ya gıcır gıcır bir alfabe kitabı satın almış. Sırtı üşüse de, kalbi oğlunun geleceği için sıcacıkmış.
Pinokyo, babasının bu büyük fedakarlığını görünce çok duygulanmış. ‒ Söz veriyorum babacığım, çok çalışıp büyük bir adam olacağım, demiş ve hemen yola koyulmuş. Okulun yolunu tutmuş tutmasına ama sokaklardaki renkli dünya onun aklını çelmeye yetmiş de artmış bile. Tam okulun köşesini dönecekken, kulağına neşeli tef sesleri, borazan çığlıkları gelmiş. Merakına yenik düşen tahta çocuk, adımlarını sesin geldiği yöne doğru çevirmiş. Karşısında devasa bir çadır ve üzerinde “Büyük Kukla Tiyatrosu” yazan renkli bir afiş görmüş.
Tiyatroya girmek için bilet almak gerekiyormuş ancak Pinokyo’nun hiç parası yokmuş. Şeytana uymuş, babasının binbir güçlükle aldığı o güzelim alfabe kitabını üç kuruşa satıp bilet almış. Çadırın içine girdiğinde, sahnede kendisi gibi ipleri olmayan kuklaları görünce heyecanla sahneye fırlamış. Seyirciler bu duruma bayılmış, alkış tufanı kopmuş. Ancak tiyatronun sahibi olan bencil ve acımasız Ateşyutan, Pinokyo’nun bu eşsiz yeteneğini görünce onu altın yumurtlayan bir tavuk gibi görüp kafese kilitlemiş. Pinokyo, karanlık kafeste başını taşlara vurmuş, babasının sözünü dinlemediği için hıçkıra hıçkıra ağlamış.
Pinokyo’nun bu samimi pişmanlığını gören iyiliksever Mavi Peri, ansızın odada belirivermiş. Mavi elbisesi, elindeki parıltılı asasıyla odayı aydınlatmış. Peri, yumuşak bir sesle, ‒ Neden okulda değilsin küçük kukla, kitabın nerede? diye sormuş. Pinokyo, utancından gerçeği söyleyememiş ve ‒ Kitabımı okulda unuttum, öğretmenim topladı, diye yalan söylemiş. O an, Pinokyo’nun tahta burnu birdenbire uzamaya başlamış. Şaşkınlıkla bir yalan daha söylemiş, burnu biraz daha uzamış; öyle ki odanın pencerelerinden dışarı taşmış, üzerinde yapraklar açıp kuşlar yuva yapmış.
Mavi Peri, hafifçe gülümseyerek, ‒ Yalanlar iki türlüdür Pinokyo; bazılarının bacakları kısadır, bazılarının ise burunları uzundur. Senin yalanın burnunu uzattı, demiş. Pinokyo, hatasını anlayıp hıçkırarak af dilemiş, bir daha asla yalan söylemeyeceğine dair söz vermiş. Perinin sihirli dokunuşuyla burnu eski haline dönmüş ve kafesin kapısı açılmış. Pinokyo, sevinçle dışarı fırlamış ve evinin yolunu tutmuş.
Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş. Yolda giderken karşısına kurnaz mı kurnaz bir Tilki ile kör taklidi yapan hain bir Kedi çıkmış. Pinokyo’nun elindeki üç beş kuruş harçlığı gözlerine kestiren bu ikili, ona yaklaşmış. ‒ Ah sevimli çocuk, demiş Tilki, ‒ Eğer bu paraları Mucizeler Tarlası’na ekersen, sabaha kadar altın ağaçları büyür, zengin olursun, demiş. Pinokyo, kolay yoldan zengin olma hayaliyle bu hileye inanmış. Paralarını toprağa gömmüş, arkasını döndüğü anda ise Kedi ve Tilki paraları çalıp ortadan kaybolmuş. Pinokyo yine aldatılmış, yine dımdızlak ortada kalmış.
Evine döndüğünde, babasının onu aramak için fırtınalı denizlere açıldığını öğrenmiş. Gepetto Usta, oğlunun kaybolduğunu düşünüp yana yakıla yollara düşmüş, küçük bir tekneyle azgın dalgaların arasına karışmış. Bunu duyan Pinokyo’nun yüreğine bir kor ateş düşmüş. ‒ Benim yüzümden babamın başına bir iş geldi! diyerek hemen sahile koşmuş. Kendini dev dalgaların arasına atmış. Kulaç atmış, aramış taramış ama fırtına o kadar güçlüymüş ki, birdenbire karşısına çıkan, dağ gibi büyüklükteki devasa bir balina onu tek bir nefeste yutuvermiş.
Balinanın karanlık, nemli ve soğuk karnında çaresizce yürüyen Pinokyo, ileride hafif bir ışık süzmesi görmüş. Işığa doğru yaklaştığında, derme çatma bir masanın başında, titreyen bir mum ışığında boynu bükük oturan Gepetto Usta’yı görmüş. İki gözü iki çeşme birbirlerine sarılmışlar. Yaşlı adam, ‒ Oğlum, canım oğlum, diyerek ağlamış. Pinokyo da, ‒ Babacığım, beni affet, sözünü dinlemedim, diye haykırmış. Balinanın karnında hapis kalmışlar ama pes etmemişler. Pinokyo, kıvrak zekasını kullanarak balinanın karnında büyük bir ateş yakmayı teklif etmiş. Çıkan yoğun duman balinanın burnunu gıdıklamış ve dev hayvan şiddetli bir şekilde hapşırmış.
Hapşırığın gücüyle baba oğul kendilerini denizin üzerinde, kıyıya yakın bir yerde bulmuşlar. Pinokyo, yaşlı ve yorgun babasını sırtına alarak dalgalarla savaşmış ve onu sağ salim karaya çıkarmayı başarmış. Eve döndüklerinde, Pinokyo tamamen değişmiş. Artık ne tembellik yapmış, ne yalan söylemiş, ne de babasının sözünden çıkmış. Gece gündüz çalışmış, babasına bakmış, okuluna devam etmiş. Bir sabah uyandığında, eklemlerinin artık tıkırdamadığını, teninin sıcacık ve yumuşak olduğunu fark etmiş. Mavi Peri, onun bu dürüstlüğünü ve fedakarlığını ödüllendirmiş, onu gerçek, kanlı canlı bir çocuğa dönüştürmüş.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı yazanın başına, biri dinleyenlerin kulaklarına, diğeri ise dürüstlükten ve sevgiden asla vazgeçmeyen tüm dürüst çocukların yüreğine.