Masal Oku | Prenses Masalı Oku | Prenses Melis ve Uyku Perisi
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; deve tellal iken, pire berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Ülkelerin birinde, gökyüzünün geceleri gümüş bir tül gibi serildiği, nehirlerin tatlı bir melodiyle aktığı Sırma Krallığı adında bir diyar varmış. Bu diyarın dillere destan güzellikte, Melis adında küçük bir prensesi varmış. Melis, akıllı, meraklı ve neşeli bir kızmış ancak büyük bir kusuru varmış: Uyumayı hiç ama hiç sevmezmiş. Ona göre uyku, oyun oynamaktan, resim yapmaktan ve kırlarda koşmaktan çalınan boş bir zamanmış. Her akşam güneş dağların ardına çekilip gece siyah pelerinini giydiğinde, Melis’in odasında bir feryat figan başlarmış. Saray görevlileri, dadılar, hatta kral ve kraliçe bile onu uyutabilmek için sırayla masallar anlatır, ninniler söylerlermiş ama Melis direndikçe direnir, gözlerini sımsıkı açık tutarmış.
Sırma Krallığı’nın üzerinde, geceleri sessizce süzülen tatlı bir varlık yaşarmış. Bu varlık, gümüş kanatlı, gözleri yıldızlar gibi parıldayan, şefkat dolu Uyku Perisi Hilal’miş. Hilal, her gece elindeki sihirli sedef kutusundan aldığı pırıltılı uyku tozunu çocukların gözlerine serper, onlara en güzel rüyaları fısıldarmış. Sıra Prenses Melis’in odasına geldiğinde ise işler hep sarpa sararmış. Melis, odasının pencerelerini sıkı sıkı kapatır, yatağın altına saklanır ve uyku tozunun kendisine ulaşmasını engellemek için her yolu denermiş. Bir gece, yine Hilal pencereye yaklaştığında, Melis öfkeyle bağırmış:
‒ Git buradan ey Uyku Perisi! Ben uyumak istemiyorum! Benim yapacak çok işim, oynayacak çok oyunum var. Senin o gümüş tozun bana zaman kaybettirmekten başka bir işe yaramıyor! Bir daha sakın odama gelme, istemiyorum seni!
Uyku Perisi Hilal, bu sözler karşısında çok kırılmış. Gözlerinden süzülen bir damla yaş, gümüş tozuyla birleşip karanlıkta kaybolmuş. Hilal:
‒ Demek öyle prenses… Madem uykuyu bir zaman kaybı olarak görüyorsun, ben de senin odana bir daha asla uğramayacağım. Dilerim aradığın huzuru uykusuz gecelerinde bulursun, demiş ve kanat çırparak gözden kaybolmuş.
İlk birkaç gün Prenses Melis için her şey harika gitmiş. Gece yarılarına kadar oyun oynamatmış, kitap okumuş, saray koridorlarında koşturmuş. Kimse ona “Hadi yatağa!” demiyormuş çünkü Uyku Perisi gelmediği için uykusu hiç gelmiyormuş. Ancak günler günleri, haftalar haftaları kovaladıkça işin rengi değişmeye başlamış. Melis’in o elma gibi kırmızı yanakları solmuş, gözlerinin altına mor halkalar yerleşmiş. Vücudu yorgunluktan dökülüyor, zihni bulanıyor, en basit oyunları bile oynayacak gücü kendinde bulamıyormuş. Üstelik neşeli prenses gitmiş, yerine her şeye sinirlenen, huysuz, ağlak bir kız gelmiş. Saraydaki herkes onun bu halinden dolayı derin bir üzüntü duyuyormuş. Kral ve kraliçe, ülkenin en ünlü hekimlerini çağırmış ama hiçbiri prensesin derdine çare bulamamış. Çünkü Melis’in ilacı şuruplarda değil, tatlı bir uykudaymış.
Hatalı davrandığını anlayan Melis, bir gece odasında yorgunluktan bitap düşmüş bir halde ağlarken, hatasını telafi etmeye karar vermiş. Uyku Perisi Hilal’i bulmalı ve ondan özür dilemeliymiş. Ertesi sabah, sarayın bilge kapıcısından Uyku Perisi’nin nerede yaşadığını öğrenmiş. Hilal, krallığın en ucundaki Fısıltı Vadisi’nde, kadife yapraklı rüya çiçeklerinin arasında yaşarmış. Melis, hemen yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek günlerce yol almış. Yorgunluktan ayakları birbirine dolanıyor, göz kapakları tonlarca ağırlıktaymış gibi aşağı çekiliyormuş ama pes etmemiş.
Yolda giderken, ulu bir meşe ağacının dalında uyuklayan Bilge Baykuş ile karşılaşmış. Melis, yorgun argın bir sesle sormuş:
‒ Ey Bilge Baykuş, ne olur bana yardım et. Uyku Perisi Hilal’in yanına nasıl gidebilirim? Çok yorgunum, günlerdir gözüme uyku girmedi.
Bilge Baykuş, tek gözünü yavaşça açarak prensese bakmış ve tok bir sesle konuşmuş:
‒ Ah küçük prenses… Doğanın dengesini bozmaya çalışmışsın. Gece uyumak, gündüz uyanık olmak bu dünyanın en büyük nizamıdır. Yoluna devam et, nehrin akışını takip et. Ancak unutma, kalbindeki kibir ve inat bitmeden Uyku Perisi sana yüzünü dönmez, demiş.
Melis, Bilge Baykuş’un sözlerini düşünerek yoluna devam etmiş. Bir süre sonra, telaşla ceviz toplayan ama yorgunluktan adımları yavaşlayan küçük bir sincap görmüş. Sincap, başını bir taşın üzerine koyup kısa bir uykuya yatmış. Melis onu izlerken, uykunun sadece insanlar için değil, doğadaki tüm canlılar için bir yenilenme, bir şifa kaynağı olduğunu anlamış. Kendi kendine:
‒ Ben ne kadar büyük bir hata yapmışım. Uykuyu zaman kaybı sanırken, aslında hayatın en tatlı hediyesini reddetmişim, diye fısıldamış.
Nihayet, akşamüstü Fısıltı Vadisi’ne varmış. Vadi, mor rengin hakim olduğu, havada tatlı bir nane kokusunun dolaştığı, rüya çiçekleriyle kaplı masalsı bir yermiş. Vadinin ortasında, gümüşten bir tahtın üzerinde oturan Uyku Perisi Hilal’i görmüş. Hilal, elindeki gümüş ipliklerle çocukların rüyalarını dokuyormuş. Melis, yavaşça yanına yaklaşmış, dizlerinin üzerine çökmüş ve gözyaşları içinde konuşmuş:
‒ Sevgili Uyku Perisi, beni affet. Sana karşı çok büyük bir haksızlık ve saygısızlık ettim. Uykunun kıymetini, onu kaybedince anladım. Günlerdir gözüme uyku girmiyor, ne neşem kaldı ne gücüm. Lütfen bana yardım et, o şifalı gümüş tozundan benim de gözlerime serp.
Hilal, Melis’in bu samimi pişmanlığını görmüş. Onun solgun yüzüne ve ağlamaktan şişmiş gözlerine bakınca yüreği sızlamış. Şefkatle gülümseyerek ayağa kalkmış, Melis’in yanına gelmiş ve elini prensesin saçlarında gezdirmiş:
‒ Pişman olman ve hatanı anlaman çok değerli prenses, demiş. Uyku, bedenimizin dinlendiği, ruhumuzun arındığı ve zihnimizin tazelendiği kutsal bir limandır. Sen bu limanı reddederek fırtınalı denizlerde kayboldun. Ama şimdi evine dönme zamanı.
Hilal, sedef kutusunu açmış, içinden en parlak, en yumuşak gümüş uyku tozunu almış ve Melis’in gözlerine doğru hafifçe üflemiş. Toz taneleri Melis’in yüzüne değer değmez, prensesin ruhuna derin bir huzur yayılmış. Göz kapakları yavaşça kapanmış ve oracıkta, rüya çiçeklerinin üzerinde hayatının en tatlı, en huzurlu uykusuna dalmış. Ertesi sabah uyandığında, Melis kendini sarayındaki yatağında bulmuş. Yanakları yine elma gibi kırmızı, gözleri ışıl ışılmış. O günden sonra Melis, her akşam saati geldiğinde yatağına neşeyle koşmuş ve uykunun tatlı kollarına kendini bırakmış. Sırma Krallığı da eski huzuruna ve neşesine yeniden kavuşmuş.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı yazanın, biri uykunun kıymetini bilen tüm çocukların, diğeri de tatlı rüyalar görenlerin başına…