Başkasının Oyuncağını İzinsiz Alan Kedinin Masalı
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, uzak diyarların yemyeşil ormanlarının birinde, şirin mi şirin bir kedi yaşarmış. Adı Tekir’miş bu kedinin. Tüyleri pamuk gibi bembeyaz, gözleri yeşil yeşil parlar, afacan bakışlarıyla etrafına neşe saçarmış. Tekir, gençmiş, cin fikirliymiş ve çok meraklıymış. Ağaçların dallarında salınan kuşların cıvıltıları, derelerin şırıltısı ve toprağın mis kokusuyla dolu bu bereketli orman, Tekir için adeta bir oyun bahçesiymiş. Her gün yeni bir macera peşinde koşar, kelebeklerin peşinden uçar, ipince otların arasında saklambaç oynarmış. O gün de hava pırıl pırılmış, güneş ışıkları ağaçların yaprakları arasından süzülerek ormana inci taneleri gibi saçılıyormuş. Tekir’in keyfine diyecek yokmuş, sabahın erken saatlerinden beri ormanın derinliklerinde dolaşmaktaymış.
Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, bir de ne görmüş! Kocaman bir meşe ağacının kovuğunda, ormanın en çalışkan sakinlerinden Sincap Fındık’ın yuvası varmış. Fındık, sabah akşam fındık toplar, kış için erzak biriktirir, kimseye muhtaç olmadan yaşarmış. Ama onun bir de canı gibi sakındığı, gözü gibi baktığı bir oyuncağı varmış. Bu, dedesinden kalma, pırıl pırıl, kıpkırmızı, ahşap bir topaçmış. Güneş vurduğunda parlar, hızlıca döndürüldüğünde etrafa renk renk ışıklar saçarmış. Fındık, her işini bitirdiğinde bu topacıyla oynar, onun neşeli dönüşlerini izler, içindeki yorgunluğu atarmış. O topaç, Fındık için sadece bir oyuncak değil, aynı zamanda ailesinden bir hatıra, mutluluk kaynağıymış.
Tekir, o gün Fındık’ın topacıyla oynadığını görmüş. Fındık, topacı hızla döndürüyor, topaç vızıldayarak dönerken, üzerine düşen güneş ışıklarını etrafa yayıyormuş. Tekir’in gözleri şaşkınlıkla açılmış, içini bir anda tarifi imkânsız bir arzu sarmış. “Aman Allah’ım, ne güzel şeymiş bu!” diye içinden geçirmiş. Kendi oyuncakları, ip yumağı ve tüyden fareleri, bir anda gözünde sıradan, sıkıcı gelmeye başlamış. O topaç, Tekir’in gördüğü en muhteşem oyuncakmış. Onu çok istemiş, o kadar çok istemiş ki, başka hiçbir şey düşünememiş. Adeta topaca kilitlenmiş gibiymiş.
Fındık, yuvasından biraz uzaklaşmış, taze fındıklar toplamak üzere ormanın derinliklerine gitmiş. “Şimdi tam sırası!” diye düşünmüş Tekir. Kalbi küt küt atıyormuş, sanki davul çalıyormuş göğsünün içinde. Sessizce, adeta bir gölge gibi, Sincap Fındık’ın yuvasına yaklaşmış. Pati ses çıkarmadan topacı itmiş, sonra ağzına alıp hızla uzaklaşmış. İçinde hem bir zafer sevinci hem de nedenini anlayamadığı bir sıkıntı varmış. Ormanın kuytu, kimsenin görmeyeceği bir köşesine saklanmış, topacı yere bırakmış.
Tekir, parlak topacıyla oynamaya başlamış. Topacı patiyle ittiriyor, onun rengârenk dönüşünü izliyormuş. İlk başta büyük bir neşe duymuş, sanki dünyalar onun olmuş gibiymiş. Ama bu neşe çok kısa sürmüş. Bir süre sonra içini kemiren, garip bir his kaplamış. O topaç, eskisi kadar keyifli gelmemeye başlamış. Gözü sürekli etrafta dolanıyormuş, “Acaba birisi beni gördü mü? Fındık şimdi ne yapıyordur?” diye düşünmüş. Adeta bir günah işlemiş gibiymuş, sırtına bir ağırlık çökmüş. Oynadıkça içine sıkıntı basmış, o pırıl pırıl topaç sanki elini yakıyormuş.
Çok geçmeden Sincap Fındık yuvasına geri dönmüş. Topacını yerinde göremeyince yüreği cız etmiş, sanki bir bıçak saplanmış içine. Gözleri dolmuş, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış. En değerli hatırası, en sevdiği oyuncağı kaybolmuştu. Fındık’ın sesini duyan diğer orman sakinleri, merakla yuvanın önüne toplanmışlar. Kirpi Kışkış, Tavşan Pamuk ve Serçe Cikcik, Fındık’ın üzüntüsüne ortak olmuşlar. “Kim yapmış ki bu kötülüğü? Kim bu kadar vicdansız olabilir?” diye fısıldaşmışlar kendi aralarında. Uzakta, bir çalılığın arkasına saklanmış olan Tekir, bu fısıltıları duymuş, Fındık’ın gözyaşlarını görmüş. İçine bir ağırlık çökmüş, o küçücük kalbi pişmanlıkla dolmuş taşmış. Keyfi hepten kaçmış, akşam olunca yatağına girmiş ama gözüne bir damla uyku girmemiş. Dönüp durmuş yatağında, karnı tok olsa da karnında zil çalmış gibi hissetmiş.
Ertesi sabah, Tekir her zamanki neşesiyle ormanda oyun oynamak istemiş. Ama bir de ne görsün! Kimse onunla oynamak istemiyormuş. Tavşan Pamuk, onun yanından geçerken başını çevirmiş. Kirpi Kışkış, Tekir’i görünce yolunu değiştirmiş. Serçe Cikcik, Tekir’in seslendiğini duyunca hemen uçup gitmiş. Tekir, neye uğradığını şaşırmış. Sanki herkes ona “Sen bizi kandırmışsın, güvenimizi sarsmışsın” der gibi bakıyormuş. Yapayalnız kalmış. O parlak topaç, artık bir yük olmuş, elini değil, kalbini yakıyormuş sanki. Tekir, daha önce hiç bu kadar yalnız ve suçlu hissetmemişti. Ormanın tüm güzellikleri, bir anda gözünde solmuş gibiydi.
Tekir, çaresizce ormanda dolaşırken, yaşlı ve bilge Baykuş Bilge’nin ağacına gelmiş. Baykuş Bilge, ormanda olup biten her şeyi görür, duyar ve her zaman adil kararlar verirmiş. Tüm hayvanlar ona danışır, ondan akıl alırlarmış. Tekir’in üzgün halini görmüş, onu yanına çağırmış. “Gel bakalım Tekir, ne var o küçük kalbinde? Neden böyle boynun bükülmüş, yüzün asılmış?” demiş. Tekir, önce biraz çekinmiş, sonra tüm yaşadıklarını bir bir anlatmış Baykuş Bilge’ye. Sincap Fındık’ın topacını nasıl istediğini, nasıl izinsiz aldığını, sonra nasıl vicdan azabı çektiğini ve şimdi nasıl yalnız kaldığını uzun uzun anlatmış.
Baykuş Bilge, Tekir’i sabırla dinlemiş. Gözlüğünün üstünden Tekir’e bakmış ve bilgece konuşmaya başlamış: “Ah Tekir evladım, bilirim gençlikte gözler her şeyi ister, gönül her şeye heveslenir. Ama unutma ki, her şeyin bir adabı, bir usulü vardır. Başkasının eşyasına göz dikmek, hele de izinsiz almak ne kadar büyük bir ayıp, ne büyük bir günahtır! Bir şeyi almak istersen önce soracaksın, izin alacaksın evladım. İzin almak, başkasına saygı duymaktır, onun emeğine, onun değerlerine hürmet etmektir. Sen Fındık’ın hem topacını aldın, hem de onun sana olan güvenini kırdın. Güven, kırılması en kolay ama tamir etmesi en zor şeydir, bilesin. O topaç senin olsa bile, bu şekilde çalmak, onun değerini senin için de kaybettirmiş. Bak şimdi o topaç sana neşe vermiyor, değil mi? Çünkü o topaç, haksız yere alınmış bir mal, üzerinde utancın gölgesi var. Başkasının gözyaşlarıyla alınan hiçbir şey, sahibine huzur vermez.” demiş. Tekir, Baykuş Bilge’nin sözlerini dinlerken gözleri dolmuş, utancından kıpkırmızı kesilmiş. Başını öne eğmiş, gözlerinden yaşlar damlamış.
Tekir, Baykuş Bilge’nin sözlerinden çok etkilenmiş. Yüreğindeki yük hafiflemiş gibi olmuş ama bir yandan da derin bir pişmanlık hissetmiş. Gözlerini kaçırmış, konuşacak kelime bulamamış. Baykuş Bilge, Tekir’in sessizliğini bozmuş: “Peki şimdi ne yapacaksın Tekir?” diye sormuş. Tekir, bir an durmuş, sonra titrek bir sesle: “Hemen topacı Fındık kardeşime geri vereceğim ve ondan özür dileyeceğim. Belki beni affeder, Baykuş Bilge amca,” demiş. Baykuş Bilge, Tekir’in bu samimi kararına sevinmiş, başını sallayarak onu onaylamış. “İşte bu doğru bir karar evladım. Hatanı telafi etmek için ilk adımı atmışsın. Unutma, özür dilemek de bir erdemdir.”
Tekir, aceleyle ormanın kuytu köşesindeki saklandığı yerden topacı almış. Kalbi yine küt küt atıyormuş ama bu sefer korkudan değil, pişmanlıktan ve dürüst olma arzusundanmış. Adımları ağır ağır Fındık’ın yuvasına doğru yönelmiş. Fındık onu görünce şaşırmış, gözlerinde hem bir merak hem de bir kırgınlık varmış. Tekir, topacı Fındık’ın önüne nazikçe bırakmış, sonra başını öne eğmiş. Sesi titriyormuş, zorlukla konuşmuş: “Fındık kardeş, ben çok yanlış ettim. Bu topacı senden izinsiz aldım. Ne kadar pişman olduğumu anlatamam. Beni affet lütfen. Bir daha asla böyle bir şey yapmayacağıma yemin ederim.” demiş. Tekir’in gözlerinden süzülen samimi yaşlar, Fındık’ın kalbini yumuşatmış.
Fındık, önce biraz duraksamış, Tekir’in yüzündeki derin pişmanlığı görünce kalbi yumuşamış. Topacına kavuştuğu için çok sevinmişti ama Tekir’in özrü onu daha da mutlu etmişti. “Önemli değil Tekir,” demiş nazikçe, “Sen hatanı anladıysan, mesele kalmamıştır. Bir daha böyle bir şey yapmayacağına söz verdiğin için de çok sevinirim.” Fındık, topacı almış, Tekir’e gülümsemiş. Bu samimi af ve barışma sahnesi, uzaktan onları izleyen diğer orman hayvanlarının da dikkatini çekmiş. Tekir’in dürüstlüğüne ve pişmanlığına sevinmişler, onun cesaretini takdir etmişler.
O günden sonra Tekir, ormanın en dürüst ve saygılı kedisi olmuş. Her zaman önce sormuş, izin almadan hiçbir şeye dokunmamış. Fındık ile de eskisinden daha iyi dost olmuşlar. Sık sık birlikte oynamışlar, hatta Fındık, topacını Tekir’le paylaşmış. Tekir, o topacı Fındık’tan izin alarak oynadığında, tadının bambaşka olduğunu, çok daha tatlı geldiğini anlamış. Dürüstlüğün ve başkasına saygı duymanın, en değerli hazine olduğunu, gerçek arkadaşlığın ve huzurun ancak bu yolla kazanılabileceğini öğrenmiş. O günden sonra Tekir, başkasına ait hiçbir şeye göz dikmemiş, her zaman hakkıyla ve izin alarak yaşamış. Ormanın tüm sakinleri, Tekir’in bu değişimine şaşırmış, onun ne kadar olgunlaştığını görmüşler. Tekir de bu yeni hayatından çok mutlu olmuş, kalbindeki huzur paha biçilmezmiş.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş; biri anlatanın başına, biri dinleyenin başına, biri de bu masalı kalpten sevenlerin başına.