Küçük Saatçi Ada ve Durmayan Kasaba Saati
Küçük Ada, bütün kasabayı uykusuz bırakan eski saat kulesindeki gizemi çözerken sabrın ve dikkatli düşünmenin önemini keşfeder.
Günebakan Kasabası’nın tam ortasında, kırmızı çatılı evlerin ve küçük dükkânların arasında uzun bir saat kulesi yükselirdi. Kule o kadar eskiydi ki kasabanın en yaşlı insanları bile çocukken onun çan sesini duyduklarını anlatırdı. Her saat başı büyük bronz çan bir kez, iki kez, üç kez derken saatin kaç olduğunu herkese haber verirdi.
Kasabada Ada adında meraklı bir çocuk yaşardı. Ada oyuncak bebeklerden ya da parlak süslerden çok, vidalara, küçük dişlilere, yaylara ve eski saatlere ilgi duyardı. Dedesi yıllarca saat tamirciliği yapmıştı. Dükkânın arka tarafında hâlâ farklı boylarda yüzlerce çark, anahtar ve minik tornavida dururdu.
Ada okuldan sonra sık sık dedesinin yanına giderdi. Bir saatin kapağı açıldığında içerideki küçücük parçaların nasıl birlikte hareket ettiğini hayranlıkla izlerdi.
“Bir saat neden çalışır?” diye sormuştu bir gün.
Dedesi gülümseyip, “Çünkü her parça yalnızca kendi işini yapar. Ama doğru zamanda yapar,” demişti.
Bir sonbahar gecesi Günebakan Kasabası tuhaf bir sesle uyandı.
GONG!
Herkes yatağında doğruldu.
Bir dakika sonra yeniden:
GONG!
Ardından bir kez daha.
Saat kulesinin çanı durmadan çalıyordu.
Kasabalılar pencerelerini açtı. Fırıncı Mehmet Usta başını dışarı uzattı. Öğretmen Leyla Hanım kulaklarını kapattı. Küçük çocuklar yataklarından kalkıp annelerinin yanına koştu.
Kulenin bekçisi çanı durdurmaya çalıştı ama mekanizmanın bulunduğu odaya çıkan kapı sıkışmıştı. Gece boyunca çan bazen birkaç dakika susuyor, sonra yeniden başlamış gibi çalıyordu.
Sabah olduğunda bütün kasaba yorgundu.
Ada dedesinin dükkânına koştu.
“Dede, kuleyi tamir etmeliyiz!” dedi.
Dedesi paltosunu giydi. “Önce neyin bozulduğunu anlamalıyız.”
Ada hemen takım çantasına en büyük anahtarı, birkaç tornavida ve yağ şişesini koydu.
“Bence büyük dişli sıkıştı,” dedi.
“Belki,” dedi dedesi. “Ama daha kuleye çıkmadan karar verirsek yanlış parçayı tamir etmeye çalışabiliriz.”
Kuleye vardıklarında belediye görevlileri kapıyı açmıştı. Dar taş merdivenlerden yukarı çıktılar. Çan odasına yaklaştıkça mekanizmanın sesi daha belirgin hale geldi.
Tık… tık… tık… tık…
Ada büyük dişlileri dikkatle izledi. Hepsi dönüyor gibiydi. Bir tanesinde kırık görünmüyordu.
“Ama çan neden yanlış zamanda vuruyor?” diye sordu.
Dedesi cevap vermedi. “Dinle.”
Ada gözlerini kapattı.
Önce büyük saatin düzenli sesini duydu.
Tık… tak… tık… tak…
Sonra daha ince bir ses fark etti.
Çıt… çıt… çıt…
Bu ses, çanın mekanizmasının arkasından geliyordu.
Ada el fenerini uzattı. İnce bir metal kolun olması gerekenden biraz daha fazla hareket ettiğini gördü.
“Burada bir şey gevşemiş olabilir,” dedi.
Dedesi gülümsedi. “Şimdi tahmin etmiyoruz. Bir izimiz var.”
Ada küçük tornavidayı aldı. Metal kolun bağlı olduğu vidayı sıkmak istedi ama vida dönmüyordu. Hemen daha büyük tornavidaya uzandı.
“Zorlayayım mı?”
“Bir saat mekanizmasında güç bazen en son kullanacağın şeydir,” dedi dedesi.
İkisi parçayı biraz daha dikkatle inceledi. Vidanın üzerinde ince, yapışkan bir tabaka vardı. Yaz boyunca açık pencereden giren toz, eski yağla birleşmiş ve vidayı neredeyse kilitlemişti.
Ada küçük bir fırça getirdi. Önce çevresindeki kiri temizledi. Ardından dedesi çok az saat yağı damlattı. Birkaç dakika beklediler.
Ada sabırsızlandı.
“Şimdi deneyebilir miyim?”
“Biraz daha bekleyelim.”
Ada kule penceresinden aşağı baktı. Meydanda insanlar toplanmıştı. Herkes saatin yeniden düzgün çalışmasını bekliyordu. Ada bir an önce sorunu çözmek istiyordu ama dedesinin ne demek istediğini anlamaya başlamıştı. Acele ederse vidayı kırabilir ve işi daha da zorlaştırabilirdi.
Bir süre sonra tornavidayı yeniden denedi. Vida bu kez yavaşça döndü.
Metal kapağı açtıklarında asıl sorun ortaya çıktı. Çanı harekete geçiren küçük yay yerinden kaymıştı. Her titreşimde mekanizmaya yanlış bir işaret gönderiyor, çanın yeniden vurmasına neden oluyordu.
“İşte suçlu!” dedi Ada.
Dedesi başını salladı. “Suçlu demeyelim. Yay yalnızca olması gereken yerde değil.”
Ada cımbız benzeri küçük bir aletle yayı dikkatlice yerine oturttu. Sonra gevşeyen vidayı sıktı. Dedesi mekanizmayı elle yavaşça çevirdi.
Tık… tak…
Çan vurmadı.
Bir tur daha çevirdiler.
Tık… tak…
Yine sessizlik.
Tam saat olduğunda mekanizma hareket etti.
GONG!
Çan yalnızca bir kez vurdu ve sustu.
Aşağıdaki meydandan alkış sesleri yükseldi.
Ada’nın yüzü parladı. “Başardık!”
Dedesi çantasını kapatırken, “Sen başardın. Ama en önemli aletin hangisiydi?” diye sordu.
Ada elindeki tornavidaya baktı. Sonra gülümsedi.
“Kulaklarım.”
Dedesi kahkaha attı. “Ve biraz da sabır.”
O günden sonra Ada saat tamirciliğini daha da çok sevdi. Fakat artık bozuk bir saat gördüğünde hemen kapağını açıp bir parçayı çevirmeye başlamıyordu. Önce dinliyor, sonra bakıyor, sonra düşünüyor ve en son aletlerine uzanıyordu.
Günebakan Kasabası’nın saat kulesi yıllarca düzenli biçimde çalıştı. Her saat başı çanın sesi meydana yayıldığında Ada bazen durur ve dikkatle dinlerdi.
Çünkü o ses ona yalnızca zamanı değil, iyi bir çözümün çoğu zaman aceleden değil, dikkatle dinlemekten doğduğunu da hatırlatıyordu.