12 Prenses Masalı | On İki Dans Eden Prensesin Gizemi
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, uzak diyarların birinde, yemyeşil ormanların çevrelediği, gümüş derelerin şırıldadığı ulu bir krallık varmış. Bu krallığın bilge mi bilge, adil mi adil bir padişahı varmış. Padişahın on iki tane, ay parçası gibi güzel mi güzel, inci tanesi gibi narin mi narin kızı varmış. Her biri birbirinden latif, birbirinden göz alıcı bu prensesler, saray halkının göz bebeği olmuş. Sabahları kuş sesleriyle uyanır, gün boyu sarayın bahçelerinde güler oynar, akşamları da odalarına çekilirlermiş. Ancak padişahın gönlünde büyük bir dert, akıl almaz bir sır varmış. Her sabah prenseslerin odasından bir çift ayakkabı çıkıyor, o ayakkabılar da sanki sabaha kadar dağ bayır koşmuş gibi eski, yıpranmış ve delik deşik oluyormuş. Bu durum her gün tekrarlanıyormuş. Padişah bu esrarengiz olaya bir türlü akıl sır erdirememiş, gece bekçileri, sarayın en tecrübeli muhafızları dahi bu sırrı çözememiş. Prensesler de her seferinde masum masum, “Biz bütün gece yatağımızda uyumuşuz babacığım, anlamadık ne olduğunu,” demişler. Padişahın sabrı tükenmiş, aklına karalar bağlamış. Krallığın dört bir yanına tellallar salmış, duyurular yapmış: “Kim ki on iki prensesin geceleri nereye gittiğini ve ayakkabılarını nasıl eskittiğini öğrenirse, o kişi dilediği prensesle evlenecek ve tahtın varisi olacak!” demiş. Ama bu sırrı üç gün içinde çözemeyen herkesin kelleleri uçurulacakmış. Bu ilanı duyan nice yiğitler, cesur şövalyeler gelmiş, şanslarını denemişler. Kimi prenseslerin odasına gizlenmiş, kimi kapıda nöbet tutmuş. Ama hepsi de sabaha karşı derin bir uykuya dalmış, gözlerini açtıklarında prensesler yataklarında mışıl mışıl uyurken, ayakkabıları yine eskimiş olarak karşılarına çıkmış. Başarısız olanların çoğu cezalandırılmış, sarayın bahçesi hüzünlü bir sessizliğe bürünmüş.
Krallığın ücra bir köyünde, yoksul ama gözü pek bir bahçıvan yaşıyormuş. Adı da Ali’ymiş. Ali, padişahın ilanını duyunca, “Belki de bu sırrı ben çözerim,” diye düşünmüş. Zira Ali’nin aklı keskin, sezgileri güçlü, cesareti de tammış. Yola koyulmuş, az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, sonunda sarayın kapısına dayanmış. Padişahın huzuruna çıkıp dileğini bildirmiş. Padişah, Ali’nin sıradan görünüşüne rağmen gözlerindeki kararlılığı görünce ona izin vermiş. Ali’ye özel bir oda tahsis etmişler. Ali, odasına doğru giderken yaşlı mı yaşlı, nur yüzlü bir nineyle karşılaşmış. Nine, Ali’ye acımış, “Evladım,” demiş, “Bu iş kolay değildir. Prensesler sana uyku şerbeti ikram edecekler, sakın içme! Ve al şu görünmezlik pelerinini, çok işine yarayacak.” Ali, ninenin elini öpmüş, teşekkür etmiş ve odasına girmiş.
Akşam olunca, on iki prenses şıkır şıkır elbiseler içinde Ali’nin odasına gelmişler. En büyük prenses, nazikçe bir kadeh meyve suyu uzatmış. “Yorgun olmalısınız, buyurun içip dinlenin,” demiş. Ali, ninenin sözlerini hatırlamış. Kadehi almış, içiyormuş gibi yapmış ama kimselere fark ettirmeden koluna takılı bir keseye boşaltmış. Sonra da yatağına uzanıp horul horul uyuyor taklidi yapmış. Prensesler, Ali’nin uyuduğundan emin olunca, birbirlerine göz kırpmışlar. En büyük prenses, halının altındaki gizli bir kapıyı açmış. Kapıdan aşağıya doğru inen taş bir merdiven varmış. Prensesler, birer birer merdivenlerden inmeye başlamışlar. Ali, gözlerini aralamış, hemen ninenin verdiği görünmezlik pelerinini kuşanmış ve sessizce onların peşine takılmış. Merdivenler derin bir ormana açılıyormuş. Burası gümüş yapraklı ağaçlarla dolu, pırıl pırıl parlayan bir yermiş. Ali yürürken farkında olmadan en küçük prensesin elbisesinin eteğine basmış. Prenses irkilmiş, “Ne oldu?” diye sormuş. Diğerleri, “Belki de bir dala takıldın,” demişler, omuz silkmişler. Ali, ormanın gümüş dallarından birini hatıra olarak cebine atmış.
Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, altı ay bir güz gitmişler, bir de dönüp bakmışlar ki bir arpa boyu yol gitmişler. Gümüş ormandan sonra altın yapraklı bir ormana varmışlar. Burada ağaçların yaprakları altın gibi parlıyor, yerlere altın tozları serpilmiş gibi duruyormuş. Ali, bu büyüleyici manzaraya hayran kalmış. Buradan da bir altın dal parçası koparıp saklamış. Sonunda, ışıltılar saçan elmas yapraklı bir ormana gelmişler. Burada her şey elmas gibi ışıl ışıl parlıyormuş. Bu ormanın sonunda ise bembeyaz bir göl varmış. Gölün üzerinde on iki tane kayık duruyormuş. Her kayıkta yakışıklı mı yakışıklı bir prens oturuyormuş. Prensesler, kayıklara binmişler, her biri bir prense eşlik etmiş. Gölün karşı kıyısında ise ışıl ışıl parlayan, müzik sesleriyle yankılanan büyük bir şato varmış. Prensesler ve prensler şatoya girmişler. İçeride sabaha kadar süren bir balo başlamış. Müzik çalmış, prensesler prenslerle durmaksızın dans etmişler. Ayakkabıları yırtılana, topukları kırılana kadar dans etmişler. Ali, bu muhteşem baloyu gizlendiği yerden izlemiş, bir köşeden elmas işlemeli bir kadeh alıp cebine atmış. Horozlar ötüp şafak sökerken, prensesler ve prensler vedalaşmışlar. Kayıklara binip geri dönmüşler. Ali de görünmez peleriniyle onların peşinden gelmiş. Merdivenlerden yukarı çıkıp, prensesler odalarına girdikten sonra kendi odasına dönmüş, yatağına girmiş ve yine uyuyor taklidi yapmış.
Sabah olunca, padişah Ali’nin odasına gelmiş. Ali’yi sapasağlam görünce şaşırmış. “Söyle bakalım delikanlı,” demiş, “On iki prensesin sırrını çözebildin mi?” Ali, yatağından kalkmış, saygıyla padişahı selamlamış. “Evet padişahım,” demiş, “Sır çözülmüştür.” Sonra cebinden önce gümüş dalı, sonra altın dalı, en sonunda da elmas işlemeli kadehi çıkarmış. “Kızlarınız her gece gizli bir yoldan üç büyülü ormana geçiyor, orada yakışıklı prenslerle dans ediyorlar. Sabaha kadar o kadar çok dans ediyorlar ki ayakkabıları bu yüzden yıpranıyor,” diye anlatmış. Padişah, Ali’nin sözlerine başta inanmakta güçlük çekmiş. Ama Ali, üç gün üst üste aynı şeyleri yaşayıp, her seferinde farklı bir hatıra getirdiğini söyleyince, padişah prensesleri çağırmış.
Prensesler, Ali’nin anlattıklarını duyunca bembeyaz kesilmişler. Yalan söylemeye kalkışmışlar ama Ali’nin sunduğu gümüş dal, altın dal ve elmas kadeh karşısında susup kalmışlar. En büyük prenses, başını öne eğmiş ve olan biten her şeyi itiraf etmiş. Padişah, kızlarının yalan söylemesine üzülmüş ama sırrın çözülmesine de sevinmiş. Ali’nin zekasına ve cesaretine hayran kalmış. Padişah, sözünü tutmuş. Ali’ye dilediği prensesle evlenme hakkını vermiş. Ali de on iki kız kardeşin en büyüğü, en güzel ve en akıllısı olan prensesi seçmiş. Büyük bir düğün alayı kurulmuş, kırk gün kırk gece süren şenlikler yapılmış. Ali, artık hem prensesin kocası hem de geleceğin padişahı olmuş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
Gökten üç elma düşmüş; biri anlatanın başına, biri dinleyenin başına, biri de bu güzel masalın her daim hatırlanması için.