Nasreddin Hoca’nın Zekası, Keloğlan’ın Cesareti ve Dev’in Yalnızlığı
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, yeşillikler içinde şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyün insanları çalışkan mı çalışkan, gönlü pek ferahmış. Ne var ki, son zamanlarda köyün neşesi kaçmış, yüzleri asılmış, çünkü köyün hemen yanı başındaki Uluçam Ormanı’ndan korkunç bir Dev çıkagelmiş. Bu dev, dağ gibi heybetliymiş, sesi gürleyince yer gök inlemiş, adımları toprağı titretmiş. Köylüler ekinlerinin ezildiğini, hayvanlarının kaybolduğunu görmüşler. Çocuklar evlerinden dışarı çıkmaya korkar olmuş, analar babalar perişan olmuşlar. Köyün muhtarı ve ihtiyarları toplanmış, kara kara düşünmüşler. Akıllarına bir çözüm gelmemiş, çaresizlikten dudakları uçuklamış.
Derken köyün en bilge, en hazırcevap kişisi, gönlü tok Nasreddin Hoca akıllarına gelmiş.
“Bizim bu işe aklımız ermemiş, ama Hoca’mızın mutlaka bir bildiği vardır,”
demişler. Hemen heyet halinde Hoca’nın evine doğru yola koyulmuşlar. Hoca, eşiyle birlikte bahçesinde oturmuş, kavuğunu düzeltirken onlara bakmış.
“Hayrola komşular, ne bu telaş, ne bu endişe? Yüzünüzden düşen bin parça olmuş,”
demiş sakin sakin. Köylüler, Dev’in zulmünü, korkularını bir bir anlatmışlar.
“Hoca’m, ne olur bize bir akıl ver, bu Dev’den nasıl kurtuluruz?”
diye yalvar yakar olmuşlar.
Nasreddin Hoca, bir süre düşünmüş, sakalını sıvazlamış.
“Dev demek… Pekâlâ, bu işin üstesinden de geliriz inşallah,”
demiş. Yanına da bu köyün genç, gözü pek delikanlısı Keloğlan‘ı almayı akıl etmiş. Keloğlan, zıpır mı zıpır, aklı da fikri de pek yerinde, cesareti ise dağları devirecek cinstenmiş. Keloğlan da bu maceraya atılmaya can atıyormuş.
“Hocam, ben de sizinle geleyim. Belki Dev’in hışmından kurtarırım sizi,”
demiş gülerek. Hoca da onun bu hevesine gülümsemiş.
“Gel bakalım Keloğlan, iki akıl bir araya gelince, bir Dev’i bile dize getiririz belki,”
demiş. Böylece ertesi sabah erkenden yola düşmeye karar vermişler.
Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Uluçam Ormanı’nın derinliklerine doğru ilerlemişler. Ağaçlar sık mı sık, gölgeler uzun mu uzunmuş. Yerde koskocaman ayak izleri görmüşler. Bunlar Dev’in izleriymiş besbelli. Hoca, merkebinden inmiş, izleri dikkatle incelemiş.
“Gördün mü Keloğlan, bu Dev’in ayakları ne kadar büyükmüş. Demek ki karnı da pek açmış ki bu kadar gezmiş,”
demiş. Keloğlan, etrafına bakınmış, korkuyu iliklerinde hissetse de Hoca’nın yanında olmanın verdiği güvenle adımlarını hızlandırmış. Birden karşılarına ürkek mi ürkek bir Tavşan çıkmış. Gözleri pörtlemiş, kulakları dikilmiş, tir tir titriyormuş.
“Aman Hoca’m, aman Keloğlan! Sakın o tarafa gitmeyin! Dev orada! Benim bütün havuçlarımı yemiş, toprağı altüst etmiş!”
diye fısıldamış. Tavşan’ın anlattıkları Dev’in ne kadar açgözlü olduğunu göstermiş. Hoca, Tavşan’a teşekkür etmiş, ona biraz marul vermiş, sonra Keloğlan ile yollarına devam etmişler.
Ormanın gittikçe sıklaştığı, güneşin bile zor sızdığı bir yere varmışlar. Uzaktan koca bir ağacın gölgesinde oturan, dağ gibi bir karartı görmüşler. İşte bu, Dev’miş! Kocaman elleriyle toprağı dövüyor, homurdanıp duruyormuş. Keloğlan’ın yüreği pır pır etmiş, ama belli etmemeye çalışmış. Hoca, merkebini bir kenara bağlamış, Keloğlan ile Dev’e doğru yaklaşmışlar. Dev, onları fark etmiş, kocaman gözleriyle süzmüş.
“Siz de kimsiniz bre cüceler! Ne ararsınız benim ormanımda!”
diye gürlemiş. Sesi o kadar yüksekmiş ki, ağaçların yaprakları bile titremiş.
Nasreddin Hoca, hiç istifini bozmamış, adeta Dev’in korkutucu sesinden hiç etkilenmemiş gibi durmuş.
“Esselamu aleyküm, Dev kardeş! Bizim adımız Hoca Nasreddin, bu da benim yeğenim Keloğlan. Bizim köyde senin namın yürümüş, biz de merak etmişiz, ‘Nasıl bir Dev’miş bu ki herkes ondan korkarmış?’ diye. Gelip bir merhaba demek istedik,”
demiş tatlılıkla. Dev, şaşırmış. İlk defa birileri ona korkmadan yaklaşmış, üstelik ‘kardeş’ demiş!
“Ne merakıymış bu! Ben açım! Çok açım!”
diye tekrar homurdanmış. Hoca, Dev’in bu çıkışına karşılık gülümsemiş.
“Görüyoruz ki karnın zil çalmış, sesi ta buradan gelmiş. Ama Dev kardeş, bu ormanda herkesin rızkı varmış. Sen tek başına hepsini yersen, diğer canlılar ne yaparmış? Sonra da kimse kalmaz, sen de yalnız kalırmışsın,”
demiş. Dev, bu sözleri duyunca bir an duraksamış. Yalnızlık kelimesi sanki kalbine dokunmuş. Gerçekten de, ne kadar güçlü olsa da, ormanda yapayalnızmış.
Keloğlan da bu arada boş durmamış. Dev’in çevresinde dolaşmış, onun kocaman ellerine, hantal vücuduna bakmış. Sonra birden aklına bir fikir gelmiş.
“Dev ağabey,”
demiş,
“sen bu kadar büyük ve güçlüsün. Neden bu gücünü sadece yıkmak için kullanırsın? Mesela, bizim köyde eskiden taşlar vardı, kimse kaldıramazdı. Şimdi bak, senin kolların ne kadar kuvvetliymiş, sen onları tek başına kaldırıverirsin!”
Dev, Keloğlan’ın sözlerine kulak kabartmış. Hoca da fırsatı kaçırmamış.
“Doğru demiş Keloğlan! Bir de sana bir yarışma teklif ederim, Dev kardeş. Benim gücüm zekâmdaymış, senin gücün ise kaslarındaymış. Bakalım hangimiz daha üstün geliriz?”
demiş.
Dev, meraklanmış.
“Ne yarışmasıymış bu?”
diye sormuş. Hoca, cebinden küçük bir ceviz çıkarmış.
“Bu cevizi öyle bir sık ki, içindeki sütü çıksın!”
demiş. Dev, kocaman elleriyle cevizi almış, var gücüyle sıkmış. Tık yok! Ceviz kırılmamış bile. Hoca gülmüş, cevizini geri almış, sonra cebinden bir parça peynir çıkarmış. Peyniri eliyle sıktığında, peynirden süt gibi beyaz bir sıvı akmış.
“Gördün mü Dev kardeş? Güç bazen işe yaramazmış, akıl her kapıyı açarmış,”
demiş. Dev şaşkınlık içinde Hoca’ya bakmış. Bu küçük adamın zekâsı onu alt etmiş. Keloğlan da heyecanla alkışlamış.
Hoca, Dev’in yüzündeki şaşkınlığı görünce yumuşamış.
“Aslında Dev kardeş, sen kötü biri değilmişsin. Sadece yalnızmışsın, kimse sana iyi davranmamış, sen de gücünü yanlış kullanmışsın. Gel, sen de bizimle köye gel. Köylüler sana güzel yemekler yedirir, sen de onlara ormanda yardım edersin. Mesela, en ağır odunları sen taşırsın, en derin kuyuları sen kazarsın. Hem karnın doyar hem de yalnızlığın sona erer,”
demiş. Dev, ilk başta tereddüt etmiş, ama Hoca’nın ve Keloğlan’ın samimiyeti onu etkilemiş.
“Peki ya korkarlarsa benden?”
diye sormuş kısık bir sesle. Keloğlan hemen atılmış:
“Korkmazlar Dev ağabey! Sen onlara iyilik yaparsan, onlar da seni severler!”
Dev, sonunda ikna olmuş. Hoca ve Keloğlan ile birlikte köye doğru yola koyulmuşlar. Köylüler, Dev’i görünce başta yine korkmuşlar, ama Hoca’nın açıklamaları ve Dev’in masum tavırları onların yüreklerini ferahlatmış. Dev, köyde en ağır işleri yapmaya başlamış, odun taşımış, taş kaldırmış, ekinleri korumuş. Köylüler de ona bol bol yemek vermiş, meyve ikram etmişler. Çocuklar bile onun heybetli gölgesinde oyunlar oynamaya başlamışlar, artık ondan korkmak yerine onu bir ağabey gibi görmüşler. Dev, ilk defa gerçek bir aileye sahip olmuş gibi hissetmiş, yüzünde tatlı bir gülümse belirmiş. Yalnızlığı sona ermiş, gücünü iyilik için kullanmanın verdiği mutluluğu tatmış.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş; biri Dev’in başına, biri Nasreddin Hoca’nın başına, biri de Keloğlan’ın başına. Hepsi de ormanda yaşayan tüm canlıların yüreğine düşmüş.