Masal Oku: Bol Su İçen Karga ve Minik Karga’nın Maceraları
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, uzak diyarların yemyeşil ormanlarla kaplı, şırıl şırıl derelerle bezeli bir köşesinde, suyu pek seven, bol bol içip duran Karga Kâhya yaşarmış.
Karga Kâhya, kargalar arasında bilgeliği ve suya olan düşkünlüğü ile nam salmış bir kargaymış. Suyu o kadar çok severmiş ki, her sabah güneş doğmadan uyanır, serin pınarın başına konar, gagasını kana kana doldurur, içermiş. Onun bu su sevgisi, yavrusu Minik Karga’ya da geçmiş. Minik Karga da babası gibi suyu pek sever, her fırsatta pınarın kenarına sokulur, minik gagasıyla yudum yudum su içmeye çalışırmış.
Bir yaz mevsimi gelmiş ki, gelmez olaymış! Güneş gökyüzünde adeta bir ateş topu gibi parlıyor, yeryüzünü kavuruyor, toprağı çatır çatır kurutuyormuş. Günler, haftaları kovalamış, yağmur damlası bir türlü düşmemiş yeryüzüne. Orman yeşilliğini kaybetmeye başlamış, dereler kurumuş, göletler çekilmiş, pınarların sesi kısılmış, hatta birçoğu tamamen susmuş.
Karga Kâhya’nın ve Minik Karga’nın yaşadığı pınar da günden güne cılızlaşmış, debisi azalmış. İlk başlarda Minik Karga durumu pek fark etmemiş, ama Karga Kâhya’nın yüzü asılmış, gözleri endişeyle dolmuş. Pınarın suyu artık sadece bir avuç kalmış, dibindeki çakıllar göz kırpar olmuş.
‒ Baba, suyumuz neden azaldı böyle? Eskiden ne de çoktu, der Minik Karga, merakla babasına bakarak.
Karga Kâhya içini çekmiş, kanatlarını yavaşça açıp kapatmış. ‒ Ah yavrum, havalar pek kurak gidiyor. Yağmur yağmazsa, bu pınar da kuruyacak. Bize yeni bir su kaynağı bulmak farz oldu, demiş, sesi titreyerek.
Minik Karga’nın içi korkuyla dolmuş. O ana kadar hiç böyle bir zorlukla karşılaşmamış, hep babasının kanatları altında güvende yaşamış. Ama babasının kararlı bakışlarını görünce, o da cesaret bulmuş.
Karga Kâhya ertesi sabah erkenden kalkmış, uzak diyarları gözlemek için en yüksek ağacın tepesine konmuş. Ufukta, alabildiğine uzanan sararmış topraklardan başka bir şey görememiş. İçinde bir sıkıntı belirmiş, kalbi daralmış. Ama yılmak olmazmış, demiş kendi kendine. Yavrusuna umutsuzluk aşılamamalıymış.
‒ Minik Karga, şimdi yolculuk zamanı, demiş, kararlı bir sesle. Yeni bir pınar, belki de kocaman bir göl bulmalıyız kendimize. Hazır ol!
Minik Karga, babasının sözünü ikiletmemiş. Minik adımlarıyla babasının peşine takılmış. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Altı ay bir güz gitmişler, bir arpa boyu yol gitmişler. Gittikçe yol uzamış, hava daha da sıcaklaşmış. Yorgun argın kanat çırpmışlar, boğazları kurumuş, karna zil çalmış.
Yolculuk sırasında pek çok hayvanla karşılaşmışlar. Hepsi de susuzluktan perişan, bir damla su peşinde koşup duruyormuş. Koca Ceylan, kurumuş otları zorla çiğniyor, Tilki Kurnaz, çaresizce sağa sola bakınıyormuş. Minik Karga, hayatın bu denli zor olabileceğini hiç düşünmemiş. Babasının onlara su bulmak için nasıl çabaladığını görünce, içi burkulmuş.
Bir gün, öğle vakti, kavurucu güneşin altında bir mola vermişler. Minik Karga’nın gözleri yorgunluktan kapanmak üzereyken, Karga Kâhya birden bire heyecanla bağırmış: ‒ Bak yavrum, bak! Uzakta bir parıltı var! Galiba su!
Minik Karga, babasının gösterdiği yöne bakmış. Gerçekten de, uzakta, ufuk çizgisinin hemen altında, sanki bir ayna parlıyor gibiymiş. İçlerinde bir umut ışığı belirmiş. Yorgunluklarını unutup, son güçleriyle o yöne doğru kanat çırpmışlar. Ama yol sandıklarından daha uzunmuş. Sanki parıltı yaklaştıkça uzaklaşıyor, uzaklaştıkça yaklaşıyormuş.
Bir tepeyi aşıp da nihayet parıltının yakınına vardıklarında, gördükleri manzara hem sevinç hem de hayal kırıklığı yaratmış. Gerçekten de kocaman bir göl varmış orada, ama suları kıyılardan epey çekilmiş, tam ortada derin bir çukurda toplanmış. Üstelik gölün kenarları öyle dikmiş ki, minik karga için oradan su içmek imkânsızmış. Büyük kargalar bile zorlanırmış.
Karga Kâhya, gölün etrafında dolanmış, çaresizce bir çözüm aramış. Minik Karga da babasının peşinden ayrılmamış, o da minik aklıyla bir şeyler düşünüyormuş. Tam o sırada, yaşlı, bilge bir Kaplumbağa Dede, yavaş adımlarla onlara doğru gelmiş. Boynunu uzatmış, yorgun kargalara bakmış.
‒ Yolunuz buraya mı düştü ey kargalar? Yoksa siz de mi su derdine düşmüşsünüz? diye sormuş Kaplumbağa Dede, bilgece bir sesle.
Karga Kâhya, durumu anlatmış. Kaplumbağa Dede, başını sallamış. ‒ Bu gölün suları eskiden coşkun akardı. Ama kuraklık onu da esir almış. Yine de bir çare vardır elbet. Bakın şu ilerideki kuru ağaç kovuğuna. Orada nice taşlar, çakıllar birikmiştir. Onları gölün kenarına atarsanız, sular yükselebilir, demiş, göz kırparak.
Bu fikir Karga Kâhya’nın aklına yatmış. Hemen Minik Karga ile birlikte Kaplumbağa Dede’nin gösterdiği kovuğa yönelmişler. Orada gerçekten de irili ufaklı pek çok taş varmış. Karga Kâhya büyük taşları, Minik Karga ise minik çakılları gagasında taşıyıp gölün kenarına atmaya başlamış. Bir taş, iki taş, üç taş… Atmışlar, atmışlar, hiç durmadan atmışlar.
Güneş batmış, ay doğmuş, onlar hala taş taşıyorlarmış. Karga Kâhya’nın gagası yorulmuş, Minik Karga’nın minik kanatları ağrımış. Ama pes etmemişler. Her attıkları taşla, suların biraz daha yükseldiğini görmek onlara güç vermiş. Ta ki, sular yeterince yükselip de rahatça su içebilecekleri bir seviyeye gelene kadar durmamışlar.
Nihayet sular kıyıya ulaşmış! Karga Kâhya ve Minik Karga, sevinçle suya atılmışlar. Kana kana içmişler, serin sularla yıkanmışlar. O anki mutlulukları, tüm yorgunluklarını alıp götürmüş. Kaplumbağa Dede’ye teşekkür edip, yeni evleri olacak bu gölün kenarına yerleşmişler.
Minik Karga, o günden sonra sadece suyun değerini değil, azmin, sabrın ve bilgeliğin ne kadar önemli olduğunu da öğrenmiş. Babasının rehberliğiyle zorlukların üstesinden gelmiş, kendi gücünü keşfetmiş. Artık o da tıpkı babası gibi bol bol su içer, ama her yudumda, o zorlu yolculuğu ve azmin zaferini hatırlarmış.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş; biri anlatanın, biri dinleyenin, biri de zorluklar karşısında sabırla ve akılla hareket edenlerin başına düşmüş.