Rapunzel Masalı: Güneş Saçlı Rabiş ve Şehzade Demir
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, uzak diyarların birinde, yemyeşil ovaların, mor dağların ve coşkun derelerin kenarında, mutlu mesut yaşayan bir çift varmış. Yıllarca çocuk hasreti çekmişler, gözyaşları sel olmuş, duaları göğe yükselmiş ama bir türlü evlat sahibi olamamışlar. Geceleri yataklarına yattıklarında, hıçkırıklarla ağlayıp durmuşlar. Sabahları güneş doğduğunda ise, yüreklerindeki buruk acıyla uyanırlarmış.
Evlerinin tam ardında, yüksek duvarlarla çevrili, sık çalılıkların ve dikenlerin ardına gizlenmiş, kasvetli bir bahçe varmış. Bu bahçe, yörenin en korkulan, en huysuz, adı bile anılınca tüyler ürperten Cadi Karasu’ya aitmiş. Cadi Karasu’nun bahçesi, rengârenk çiçeklerle, şifalı otlarla ve öyle lezzetli sebzelerle doluymuş ki görenlerin iştahını kabartırmış. Özellikle de bir tür ot varmış ki, yaprakları yemyeşil, çiçekleri morumsu pembe, tadı ise baldan tatlı, lokumdan yumuşakmış. Halk arasında bu ota “rabiş otu” derlermiş.
Bir gün, evlat hasreti çeken kadının canı bu rabiş otundan nasıl istemiş, nasıl istemiş! Rüyalarına girer olmuş, gözünü açtığında onu görüyor, kapattığında ise canı daha bir çekiyormuş. Gün geçtikçe eriyip bitmiş kadıncağız, sararıp solmuş. Yataklara düşmüş, adeta can çekişir hale gelmiş. Kocası, karısının halini görmüş, yüreği pır pır etmiş, “Bana ne olur deme, ben bu kadını kaybetmek istemem!” diye kendi kendine dertlenmiş. Karısının gözleri rabiş otuna takılıp kaldıkça, içindeki ateş daha bir harlanıyormuş.
Adamcağız, karısının bu hallerine dayanamamış. “Ne olursa olsun, ben o rabiş otundan getireceğim!” diye and içmiş. Gece çöker çökmez, ayaz mı ayaz bir havada, yüreği ağzında, korka korka Cadi Karasu’nun bahçesine süzülmüş. Yüksek duvarları aşmış, dikenli çalılıkları yarıp geçmiş, elini ayağını kanata kanata bir demet rabiş otu koparmış. Tam geri dönecekmiş ki, karşısında gözlerinden adeta ateş fışkıran Cadi Karasu’yu görmüş. Cadi Karasu, simsiyah giysileriyle, koca bir gölge gibi belirmiş, korkunç bir sesle gürlemiş:
‒ Sen kim oluyorsun da benim bahçeme giriyorsun, ha hadsiz! Benim kutsal rabişlerimi çalmaya cüret ediyorsun! demiş. Adamcağız titrek bir sesle:
‒ Ne olur, bağışlayın beni. Karım hastalandı, rabiş otu yemeden iyileşmezmiş. Canı öyle istedi ki, dayanamadım. Lütfen… diye yalvarmış.
Cadi Karasu, sinsi bir gülümsemeyle adama bakmış. Gözlerini kısarak, “Peki, al bu rabiş otunu. Ama bir şartım var,” demiş. Adamın gözleri fal taşı gibi açılmış, çaresizce boyun eğmiş. “Doğacak ilk çocuğunuz benim olacak. Onu bana vereceksin!” diye eklemiş cadı. Adam, karısının canını kurtarmak adına bu korkunç şartı kabul etmek zorunda kalmış, yüreği kan ağlayarak söz vermiş.
Aradan aylar geçmiş, kadının sağlığı yerine gelmiş, hatta günden güne daha bir güzelleşmiş. Ve nihayet, nur topu gibi, altın saçlı, pamuk yanaklı bir kız çocuğu dünyaya getirmiş. Adını da, canının çok çektiği o otun anısına, Rabiş koymuşlar. Ne var ki, annesinin yüreği sevinçle dolarken, babasının kalbine hançer saplanmış gibiymiş. Çocuğun kırkı çıkmadan, bir gece Cadi Karasu, evlerine gelmiş, ana babanın elinden yavrucak Rabiş’i almış. Yavrucağın çığlıkları, annesinin feryatları da fayda etmemiş. Cadı, minicik bebeği alıp gözden kaybolmuş.
Cadi Karasu, Rabiş’i alıp kimsenin bilmediği, dağların en yüksek tepesinde, ıssız mı ıssız bir ormanın derinliklerinde, penceresiz, yüksek mi yüksek bir kuleye kapatmış. Kulenin ne kapısı varmış, ne de merdiveni. Tek çıkış yolu, kulenin tepesindeki küçücük bir pencereymiş. Rabiş, bu zindan gibi kulede, yapayalnız büyümüş. Tek arkadaşı, gökyüzündeki kuşlar, tek yoldaşı ise kendi iç sesiymiş. Yıllar geçtikçe Rabiş, dünya güzeli bir genç kız olmuş. Saçları, sanki güneşin kendisinden bir parçaymış gibi, altın sarısı, ışıl ışıl, ve o kadar uzunmuş ki, topuklarına kadar uzanırmış. Hatta daha da uzayarak yerlere serilirmiş. Kulenin tepesindeki o küçücük pencereden her gün dışarı bakar, uzaklara dalarmış. En büyük eğlencesi ise, gürül gürül, içten içe şarkı söylemekmiş. Sesi o kadar güzel, o kadar büyülüymüş ki, ormandaki kuşlar bile susar, onu dinlermiş.
Cadi Karasu, her gün Rabiş’i ziyarete gelirmiş. Kulenin dibine geldiğinde, koca bir sesle bağırırmış:
‒ Rabiş, Rabiş, uzat saçını!
Rabiş de, gürül gürül saçlarını pencereden aşağı sarkıtır, Cadı da o altın tellere tutunarak yukarı tırmanırmış. Rabiş’in tek bildiği hayat buymuş. Başka bir dünya olduğunu, başka insanların var olduğunu bile bilmezmiş.
Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, altı ay bir güz gitmişler. Bir gün, o diyarın genç mi genç, yakışıklı mı yakışıklı şehzadesi Demir, atıyla ormanda avlanıyormuş. Birden bire, kulenin olduğu taraftan gelen, içli mi içli, yanık mı yanık bir ses duymuş. Bu ses, Şehzade Demir’in taa yüreğine işlemiş. Atını durdurmuş, başını kaldırıp kulenin olduğu yöne doğru bakmış. Sese doğru ilerlemiş, kulenin etrafını dolanmış ama ne bir kapı ne de bir yol bulamamış. Merakı beynini kemirmiş, içini kurt düşürmüş. Günlerce, gecelerce o sesin sahibini merak etmiş. Bir gün yine kulenin yakınlarında gezinirken, Cadi Karasu’nun kulenin dibine geldiğini görmüş. Cadı, kalın sesiyle bağırmış:
‒ Rabiş, Rabiş, uzat saçını!
Şehzade Demir, çalılıklara sinmiş, nefesini tutmuş, olacakları merakla beklemiş. Rabiş’in altın rengi saçlarının pencerden aşağı sarktığını, cadının da o saçlara tutunarak yukarı tırmandığını görmüş. Şehzade’nin aklı başından gitmiş, bu nasıl bir gizem, bu nasıl bir güzellik diye düşünmüş. Cadı gittikten sonra, Şehzade Demir, kulenin dibine gelmiş. Cadının sesini taklit ederek, elinden geldiğince kalın bir sesle bağırmış:
‒ Rabiş, Rabiş, uzat saçını!
Yukarıdan, ışıl ışıl bir ışık gibi, Rabiş’in altın saçları aşağı süzülmüş. Şehzade Demir, kalbi küt küt atarak saçlara tutunmuş ve bir çırpıda yukarı tırmanmış. Kuleye çıktığında, Rabiş’in dünya güzeli yüzüyle karşılaşmış. Birbirlerini görür görmez, iki genç aşık olmuşlar. Sanki ruhları yıllardır birbirini bekliyormuş gibiymiş. Şehzade Demir, Rabiş’e dış dünyayı, ormanları, dereleri, çiçekleri, kuşları anlatmış. Rabiş ise, onun anlattıklarını gözleri parlayarak dinlemiş. Her gece, Cadi Karasu’nun gelmediği vakitlerde, Şehzade Demir kulenin dibine gelir, Rabiş de saçlarını uzatırmış. Böylece gizli gizli buluşurlarmış. Sevinçten uçan Rabiş, günlerini Şehzade Demir’in bir sonraki gelişini bekleyerek geçirir olmuş.
Ne var ki, bu gizli buluşmalar bir gün ortaya çıkmış. Rabiş, saflıkla Cadi Karasu’ya demiş ki:
‒ Cadi Anne, sen yukarı tırmanırken Şehzade Demir’den daha ağırsın. Şehzade Demir, öyle hafif ki, sanki bulutlara basıyor gibi tırmanıyor!
Cadi Karasu’nun gözleri yuvalarından fırlamış, adeta dünyası başına yıkılmış. Çığlıklar atarak, “Vay benim saf kızım, demek sen beni aldatıyorsun!” diye gürlemiş. Eli ayağı titremeye başlamış, öfkeden deliye dönmüş. Elindeki makası şimşek hızıyla kapmış ve bir çırpıda Rabiş’in beline kadar uzanan, ışıl ışıl altın saçlarını kesmiş. Saçlar yere düşerken, Rabiş’in yüreği de paramparça olmuş. Cadı, zavallı Rabiş’i alıp, çorak mı çorak, kupkuru bir çöle götürmüş ve orada yapayalnız bırakmış. “Git, şimdi orada çürüyüp git!” diye bağırmış, kalpsizce.
Cadı, kesik saçları alıp kuleye geri dönmüş. Şehzade Demir’in geleceği saati beklemiş. Şehzade Demir, her zamanki gibi kulenin dibine gelmiş ve “Rabiş, Rabiş, uzat saçını!” diye seslenmiş. Cadı, kesik saçları aşağı sarkıtmış. Şehzade Demir, hiç şüphelenmeden saçlara tutunup yukarı tırmanmaya başlamış. Tam tepeye vardığında, Cadı Karasu, elindeki saçları bir anda bırakıvermiş. Şehzade Demir, aşağıya doğru hızla düşmüş. Kulenin etrafındaki dikenli çalılıkların üzerine düşmüş, gözleri kör olmuş, kan revan içinde kalmış. Cadının kahkahaları, ormanı inletmiş.
Kör kalan Şehzade Demir, acılar içinde ormanda sürünmeye başlamış. Yüreği kan ağlıyor, gözleri görmese de Rabiş’ini arıyormuş. Yıllarca, diyar diyar dolaşmış, kervanlara takılmış, şehirler gezmiş, dağlar aşmış. Tek umudu, bir gün Rabiş’in sesini duymakmış. Aç kalmış, susuz kalmış, yorgun argın yollarda uyumuş ama Rabiş’ini aramaktan vazgeçmemiş. Gün gelmiş, yolunu çorak bir çöle düşürmüş. Çölün ortasında, cansız kum tepelerinin arasında, içli bir ağıt duymuş. Bu ses, tanıdık mı tanıdık, yüreğine işleyen o sesti! Rabiş’in sesiymiş. Şehzade Demir, sesin geldiği yöne doğru, dizlerinin üzerinde sürünerek ilerlemiş.
Zavallı Rabiş, çorak çölde, gözyaşları sel olmuş, iki çocuğuyla yaşam mücadelesi veriyormuş. Şehzade Demir’in sesini duyunca, hayretler içinde kalmış. Koşarak yanına gitmiş, onu o halde görünce yüreği parçalanmış. Gözleri yaşlarla dolmuş, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamış. Gözyaşları, Şehzade Demir’in kör gözlerine damlamış. Ve o anda, mucizevi bir şekilde, Şehzade Demir’in gözleri açılmış! İlk gördüğü şey, yıllardır hasretini çektiği, gözleri pınar pınar akan Rabiş’inin yüzü olmuş. İki aşık, yıllar sonra birbirine kavuşmuş, sevinçten havalara uçmuşlar. Çocukları da babalarına sarılmışlar, mutlu bir aile tablosu oluşturmuşlar.
Şehzade Demir, Rabiş’ini ve çocuklarını alıp ülkesine geri dönmüş. Babası ve annesi, oğullarının sağ salim dönmesine ve dünya güzeli Rabiş’iyle tanışmaya çok sevinmişler. Büyük bir düğünle evlenmişler. Ülke, şen şakrak olmuş, yedi gün yedi gece düğün dernek kurulmuş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş, biri anlatana, biri dinleyene, biri de bu masalı yüreğinde yaşatana.