Keloğlan ve Gümüş Kaval
Bir zamanlar, karlı dağların eteğine kurulmuş küçük bir köyde Keloğlan anasıyla birlikte yaşarmış. Keloğlan sabahları odun kırar, öğleden sonra komşuların işine koşar, akşamları da eski kavalını çalarmış. Kavalı öyle eskiymiş ki sesi bazen ıslık gibi, bazen de çatlak bir kapı gıcırtısı gibi çıkarmış. Ama Keloğlan aldırmaz, “Ses dediğin gönülden gelir.” diyerek çalmaya devam edermiş.
O yıl köye kış erken gelmiş ve bir türlü gitmek bilmemiş. Köy meydanındaki koca ceviz ağacının dallarında her bahar şarkı söyleyen sarı kanatlı kuşlar, göç ettikleri yerden geri dönmemiş. Köylüler, kuşlar dönmeyince baharın da gelmeyeceğine inanırmış. Çocuklar kartopu oynamaktan bile sıkılmış, yüzleri asık asık dolaşır olmuşlar.
Bir akşam köyün en yaşlısı Gülsüm Nine, ocağın başında herkese eski bir hikâye anlatmış. “Sarı kanatlı kuşları yalnızca Gümüş Kaval’ın sesi geri çağırabilir. O kaval, Üç Tepe’nin ardındaki taş kulede, Dev Kocakulak’ın elindedir. Ama dev onu kimseye vermez, kendisi de çalamaz.” demiş. Köylüler birbirine bakmış, kimse sesini çıkarmamış. Keloğlan ise yerinden kalkmış. “Ben giderim.” demiş.
Anası onun bohçasına biraz ekmek, bir parça peynir ve bir avuç ceviz koymuş. Kapıdan uğurlarken de, “Oğul, yolda kim aç kalsa payını ver. Paylaşan aç kalmaz.” diye öğüt vermiş. Keloğlan anasının elini öpüp karlı yola düşmüş.
Birinci tepeyi aşarken karın içinde titreyen minik bir serçe görmüş. Hemen onu avuçlarına alıp ısıtmış, ekmeğinin yarısını ufalayıp önüne koymuş. Serçe karnını doyurunca canlanmış. “Kanadımdan bir tüy al. Yolunu kaybedersen onu havaya üfle.” deyip uçup gitmiş.
İkinci tepede, sırtındaki odun yığınıyla yokuşu çıkamayan yaşlı bir oduncuya rastlamış. Odunları kendi sırtına almış, adamı evine kadar götürmüş, peynirini de onunla bölüşmüş. Oduncu ona ince bir ip uzatmış. “Bu ip kısa görünür ama ne kadar gerekirse o kadar uzar.” demiş.

Üçüncü tepede ise bir tilki yavrusu kuyruğunu kıvırmış, aç aç bekliyormuş. Keloğlan son cevizlerini de ona vermiş. Tilki yavrusu cevizleri kıtır kıtır yemiş ve teşekkür olsun diye kuleye giden gizli patikayı göstermiş.
Kule gerçekten de kocamanmış. Kapısı kilitli, pencereleri yüksekmiş. Keloğlan oduncunun ipini pencereye doğru fırlatmış. İp uzadıkça uzamış ve pencerenin demirine dolanmış. Keloğlan ipe tutunup tırmanmış, pencereden içeri süzülmüş.
İçeride Dev Kocakulak, elinde parıl parıl parlayan gümüş bir kavalla oturuyormuş. Kavalı dudaklarına götürüp üflüyor ama kavaldan tek bir ses çıkmıyormuş. Dev öfkeyle homurdanmış. “Bu kaval benim! Ama neden benim için çalmıyor?”
Keloğlan korksa da geri adım atmamış. “İzin verirsen ben bir deneyeyim. İlk şarkıyı da senin için çalarım.” demiş. Dev şaşırmış. Yıllardır kimse ona bir şarkı armağan etmeyi teklif etmemiş. Kavalı yavaşça Keloğlan’a uzatmış.
Keloğlan kavalı üfler üflemez kulenin içi tatlı bir ezgiyle dolmuş. Taş duvarlar bile dinliyormuş sanki. Devin gözlerinden iri iri yaşlar süzülmüş. “Ben bu kavalı herkesten saklayınca o da sesini benden saklamış.” diye fısıldamış. “Meğer paylaşılmayan ses susarmış.”
Dev, kavalı Keloğlan’a bırakmış. “Götür onu. Ama bahar şenliğinde bana da bir şarkı çal.” demiş. Keloğlan gülümseyerek, “Sen de gel, köyümüzün en büyük misafiri ol.” diye karşılık vermiş.

Dönüş yolunda kopkoyu bir tipi başlamış. Keloğlan önünü göremez olmuş. Tam o sırada serçenin tüyünü hatırlamış ve havaya üflemiş. Bir anda yüzlerce serçe çevresini sarmış, cıvıl cıvıl öterek ona köyün yolunu göstermiş.
Keloğlan köy meydanına varınca ceviz ağacının altına oturup Gümüş Kaval’ı çalmaya başlamış. Ezgi tepeleri, dağları aşıp uzaklara gitmiş. Çok geçmeden gökyüzünde sarı kanatlar belirmiş. Kuşlar birer birer ceviz ağacının dallarına konmuş. O gece karlar erimeye, dereler şırıl şırıl akmaya başlamış.
Bahar şenliği geldiğinde Dev Kocakulak da köye inmiş. Önce çocuklar ondan biraz çekinmiş ama dev onları omuzlarına alıp ceviz ağacının tepesindeki kuş yuvalarını gösterince kahkahalar meydanı doldurmuş. Keloğlan da söz verdiği gibi devin en sevdiği şarkıyı çalmış.
Anası, oğlunu sımsıkı sarmış. “Gördün mü oğul? Ekmeğini paylaştın, yol seni doyurdu. Şarkını paylaştın, bahar geldi.” demiş.
Gökten üç elma düşmüş: Biri bu masalı anlatanın, biri dikkatle dinleyenin, biri de elindekini paylaşmayı bilen bütün iyi yüreklilerin başına.
Masalın öğüdü: Paylaştıkça mutluluğumuz azalmaz, çoğalır. Elimizdekini başkalarıyla bölüştüğümüzde hem onları hem de kendimizi mutlu ederiz.